BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 13.11.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
262
Dün
:
4633
Toplam
:
14840710

Adı Soyadı
E-Posta
Konu
Mesajınız

Bir Hikaye
ÖMER

Okulun kapısına gelmişlerdi. Ömer annesinin elini bırakırken:
“Anacığım akşama mercimek çorbasıyla bulgur pilavı yapar mısın?”
“Yaparım tabi oğul neden yapmayayım? Okuldan çıkınca sağda solda eğleşme, doğruca eve gel çorbayla pilavı hazır bil” dedi.
“Dur sana bir sarılayım anacığım.” Annesi Ömer’i göğsüne bastırdı.
“Hadi benim akıllı oğlum. Zil çalmadan yetiş sınıfına” dedi ya, o an okulun zili kulakları çınlatırcasına çalmaya başlamıştı.
Birden doğruldu Ömer yatağından. Çalan zil okul zili değil, başucundaki tavuklu çalar saatin ziliydi. Hızlıca alarmı kapattı yoksa babası kızardı. Tavuklu saati annesi almıştı ona İstanbul Ucuzluk Pazarında görünce istemişti. Çok severdi bu saati. Kocaman rakamları ve ortasında yem yiyen bir tavukla iki civciv resmi vardı. Saniye kadranı tık tık ettikçe tavuk yem yiyor gibi başını kaldırıp indiriyordu.
Ömer hala rüyasında gördüğü annesinin sıcaklığını hissediyordu. Ama hissettiği sadece sabaha kadar çelimsiz vücudunun zorla ısıtabildiği yorganın sıcaklığıydı. Ömer sekiz yaşındaydı. Kardeşi yoktu. Annesi öleli de iki yıl olmuştu. Yozgat’ın en fakir mahallesinde dededen kalma iki gözlü gecekonduda babasıyla yaşıyorlardı. Babası gece geç gelir, bazen hiç gelmezdi. Ömer’i hiç umursamazdı.
Karısı Fatma sağken hiç böyle değildi Ali. Hamal pazarında nerdeyse her gün iş bulur, işi uzamazsa hava karardığında evde olurdu. Eve hiç eli boş gelmezdi. Oğlu Ömer’i çok severdi. Eve bir şey almasa da cebinden Ömer’in dişine göre bir şey, çikolata veya gofret, hiç yoksa şeker mutlaka çıkardı. Fatma Hanım, Ömer okuldan, kocası Ali işten gelmeden sobayı yakar, sofrayı hazırlardı. Fakir de olsalar küçük dünyalarında mutlulardı. Fatma’nın ani ölümü ikisini de sarsmıştı. Ali kendisini tamamen koyvermişti. Ara sıra işe gidiyor, aldığı parayı da içkiye veriyordu. İlk zamanlar onları yoklayan komşular da artık uğramaz olmuştu. Yalnız iki üç kapı ötedeki Zeynep nine iki günde bir uğrar, bazen bir tas çorba, çoğu zaman da bir ekmek bırakırdı. Eve giren tüm yiyecek de buydu. Zeynep nine de yalnız ve fakirdi zaten. Üç aydan üç aya 650 lira yaşlılık maaşı alır, bu parayla ocağını tüttürmeye çalışırdı. Zeynep nine getirdiği azığı verirken Ömer’in başını okşar “Ah zavallı yavrum, annen yaşasaydı böyle mi olurdu” derdi. Ömer anne lafını duydu mu içi ısınır, sonra birden buz gibi olup ürperirdi.
Ömer yorganın altından istemeye istemeye çıktı. Elini ağzına doğru götürüp bir hohladı. Nefesi sanki bulut gibi bembeyaz olup havaya karıştı. Hava epey soğuktu. Dün akşamdan beri kar yağıyordu. Tabii ev de buz gibiydi. Anası yoktu ki erkenden kalkıp sobayı yaksın, Ömer’e kahvaltı hazırlasın. Babasının yatağında yatıyordu. Babası da girişteki kanepede uyurdu genelde. Kanepeye baktı, kimse yoktu. Anlaşılan gelmemişti yine. Önce tuvalete yöneldi hızla, sonra mutfağa. Tuvalette lavabo yoktu. Mutfaktaki musluğu açtı, buz gibi suyu yüzüne çarptı. “Bırrrr!” dedi, alnı donmuştu yüzünü yıkarken. Elini havluya uzattı. Havlu kirden kararmış ve soğuktan sertleşmişti. Oysa anası nasıl yıkardı havluları. Bembeyaz olur, mis gibi kokarlardı. Vazgeçti elini yüzünü silmekten. Annesi temiz olmayı öğretmişti Ömer’e. “Bari ellerim geri kirlenmesin” dedi içinden. “Kendi kendine kurur nasılsa.” Düşündüğü gibi oldu. Nefesi gibi buhar olup uçtu elindeki yaşlık. Ekmekliğe uzanıp kapağını açtı. Yarım ekmek vardı. Bayatlamış ve kaskatı olmuştu. Bıçağı alıp ortadan ikiye kesti. Kalanı akşam yerim, diye düşündü. Kuru ekmeğe bir bardak soğuk suyu katık yaptı. Kazağıyla pantolonunu giydi pijamasının üstüne. Montu yoktu çünkü. Çantasını alıp kapıya koştu. Geri döndü birden, ipini unutmuştu. Televizyon sehpasının çekmecesindeki sicimi aldı. Ayakkabılarını giydi. Yani bez ayakkabılarını. Geçen yaz komşu kadının biri oğluna küçülen ayakkabıları Ömer’e getirmişti. Yazın okulun bahçesinde bunlarla ne çok koşup top oynamıştı Ömer. Sağ tekinin tabanıyla üstü neredeyse tamamen ayrılmıştı. Sicimi alttan üstten birkaç defa dolayıp düğüm yaptı ayağının üstünde. Hepsi on dakikada hazırdı.
Ömerin kapıyı açmasıyla birlikte rüzgârla savrulan kar taneleri içeri hücuma başladı. Zorlukla kapıyı çekti ve yola çıktı. Kar otuz santimi bulmuştu. Normalde onbeş dakikada okulda olurdu. Bugün herhalde yarım saat sürerdi. Belediye yolları erkenden açmış, ama yoldan kürenen karlar kenarlara savrulmuştu. Kar elli santim olmuştu kaldırımda. “N’olacak azıcık geç kalsam” diye düşündü. Zaten geçen hafta Ömer’in öğretmeni bebeği olacağından izne ayrılmıştı. Derslere müdür geliyor, o da derste sürekli durmuyor, bol bol ödev veriyordu çocuklara.
Yürüdükçe bir yandan kar yüzüne doğru yağıyordu. Başını iyice eğerek yürümeye devam etti. Az sonra yüzü kızarıp burnu akmaya başladı. Ödevlerini yapmıştı Ömer, çok çalışkandı. Matematiği, Türkçeyi çok seviyordu. İlk yazılılardan hep tam puan almıştı. Teneffüslerde sıra arkadaşlarıyla birlikte ödevlerini yapıyor, eve bir şey bırakmıyordu. Bunları düşünürken yanından hızla geçen servis minibüsüne baktı. Keşke o da serviste olabilseydi. “Yok, gerek yok, bir botum olsa, bir de montum, kar da buz da vız gelir” dedi içinden. Sokakta yürüyen o vardı sadece, bir iki adam yanından geçmişti. Paltolarına sarınmış, berelerini gözlerine kadar çekmişlerdi. Hızla işlerine giderken zavallı çocuğu fark etmemişlerdi bile. Hoş fark etseler ne olacaktı. Sadece acıyan bir bakış atıp yollarına devam edeceklerdi. Karda bata çıka ilerlemeye devam ediyordu. Okula epey yaklaştı. Uzaktan ders zili duyulunca, yola inip koşmaya karar verdi. “Hem okul sıcaktır. Bir an evvel sınıfa girer ısınırım.” Yolda kayıp düşmemek için ağır bir tempoyla koşmaya başladı. Ayakları çoktan ıslanmış, buz kesmişti. Sağ ayakkabısı koştukça ayağından çıkacak gibi oluyor, tabanı esneyip ayağına çarparak şap… şap diye ses çıkarıyordu. Ömer normalde arkadaşlarından hızlı koşardı ama bu ayakkabı yavaşlatıyordu onu. Nefes nefese kalınca iyice yavaşladı, yeniden kaldırıma çıkmayı düşündü. Kürenen kar kaldırıma yığılmış, yola yağan kar da araba tekerlerinden bu yığının üzerine sıçrayarak sert ve sulu bir tabaka oluşturmuştu. Sertleşen kara ayakkabısı saplanırsa çıkarması zor olacaktı. Yoldan yürümeye devam etti. Okulun kapısına birkaç metre kala arkadan gelen bir korna sesiyle irkilip kaldırıma doğru hamle yaptı ve yüzüstü kenara düştü. Araba az ileride durdu. Ömer kalkıp korku ve düşmenin verdiği üzüntüyle arabaya doğru bakarken, arabadaki ayağa kalktığını görünce hiç inmeden yoluna devam etti.
On dakika geç kalmıştı, sınıfa girdi. Sadece öğrenciler vardı. Çocuklar gürültülü şekilde müdürü bekliyorlardı. Ömer en arkada cam kenarındaki sırasına geçip oturdu. Ayakkabılarını ve çoraplarını çıkardı. Çoraplarını kalorifer peteğinin üstüne, ayakkabılarını altına koydu. Çıplak ayaklarını bağdaş kurup bacaklarının arasına aldı. İyice peteğe yaklaştı. Çantası da ıslanmıştı. Defterlerini çıkarıp onları da peteğin üzerine koydu. Arkadaşları bağırıp çağırırken öylece dışarıda yağan kara bakakalmıştı. Biraz ısınınca içi geçer gibi oldu.
“Hey en arkadaki! Çocuğum ayağa kalksana!”
Müdürün sınıfa girdiğini fark etmemişti. Yanındaki arkadaşı “Kalk Ömer sana diyor” deyince kendine gelip ayağa kalktı. Müdür yanında bir bayan öğretmenle gelmişti. Çocuklar gözleri parlayarak ve merakla sus pus oldular.
“Çocuklar biliyorsunuz öğretmeniniz izne ayrıldı. Bu yıl sizi Sevim öğretmeniniz okutacak. Öğretmeninizin sözünden çıkmayın, yaramazlık yapmayın, güzel güzel derslerinize çalışın tamam mı?”
Hep bir ağızdan “Tamam öğretmenim” diye cevap verdiler. Yeni öğretmen çok gençti. Göreve yeni başladığı anlaşılıyordu. Çocuklara biraz kendisini anlattı. Gün tanışma ve kaynaşmayla geçti. Paydos zilinden on dakika önce Sevim öğretmen “Çocuklar hazırlanın, montlarınızı, şapkalarınızı giyin” diye seslendi. Zil çalınca çocuklar aceleyle kapıya doğru koşmaya başladılar. Ömer en arkada olduğundan en sonlara kalmıştı. Öğretmen Ömerin montu olmadığını görünce onu durdurdu ve yanına çağırdı.
“Yavrum senin adın neydi?”
“Ömer öğretmenim. Ömer Şahin.”
“Montun nerde senin? Yoksa kayıp mı ettin, seni yaramaz?” Ömer başını eğdi:
“Evde unutmuşum öğretmenim.” Sevim öğretmen Ömer’in pejmürde halini fark ettiğinden ona inanmamıştı ama inanır gibi göründü.
“Peki, yarın unutma, ha bir de akşam söyle yarın velin okula gelip benimle görüşsün, tamam mı?”
“Tamam öğretmenim” diyerek o da arkadaşlarının peşinden koştu.
Geçen ay eski öğretmen “Herkes birinci dönem için 20 lira katkı parası getirecek” demişti. Bütün arkadaşları getirmişti. Sadece Ömer kalmıştı. “Yeni öğretmen müdürden öğrenmiştir, parayı getirsin diyecektir” diye düşündü. Telaşlanmıştı. Babasına nasıl söyleyecekti. O eve geldiğinde Ömer çoktan yatmış oluyordu. Geçen ay bir fırsatını bulup babasına söylediğinde: “Hadi ordan lan, ne parasıymış? Devlet bizim 20 liraya mı galdı?” diye bağırmıştı.
Kara kara bunu düşünerek evin yolunu tuttu. Ne üşüdüğü, ne de ayağının ıslandığı aklına geliyordu. “Ben de yarın okula gitmem” dedi içinden. Böylece eve vardı. Doğruca odunluğa gitti. Birkaç çıra, son kalan bir iki odunu alarak içeri girdi. Aldıklarını sobaya doldurdu. Kanepeyi kaldırdı. İçinde eski gazeteler vardı. Gazeteleri yırtıp sobanın içine sıkıştırdı. Annesinden görmüştü nasıl soba yakacağını. Bir kibrit çaldı, gazeteler poflayarak yanmaya başladı. Çıralar tutuşup odunlar yavaş yavaş yanmaya başlayınca içerideki soğuk da kırılmıştı. Ömer ellerini ısıtırken kapı çaldı. Gelen Zeynep nineydi. Elindeki tasta dumanı tüten sıcak çorbayı yanındaki ekmekle birlikte uzatarak:
“Nasılsın kuzum?” dedi.
“Sağ ol nine iyiyim.”
“Nerde o sarhoş baban yok mu yine?”
“Gelmedi daha nine.”
“Kuzucuğum keşke benim oğlum olsaydın n’apar eder sana bakardım. Ama benim de halim ortada. Al bunu sıcak sıcak iç yavrum, Mevla’m seni korusun” deyip gitti.
Ömer çorbayı içince rahatladı. Tası yıkayıp tezgâha koydu. Televizyonu açıp kanepeye oturdu. Üzerine battaniyeyi çekti. Saatini kurup başucuna koydu. Öylece kendinden geçip uyudu.
…
Saatin çalmasıyla Ömer için yeni bir gün başladı. Babasını yine göremedi. Hızlıca hazırlanıp yola çıktı. Kar kesilmişti. Ama hava iyice ayaza çekmişti. Öğretmen beni unutmuştur, bir daha çağırmaz diye ümitle, burnunu çeke çeke okula vardı. İlk ders, ikinci ders geçti. Ömer dün yaşadıklarını unutmuş, arkadaşlarıyla derslere ve teneffüslerde oyunlara dalmıştı. Çıkış zili çalınca öğretmen çağırdı. Heyecanlandı:
“Buyur öğretmenim.”
“Gel Ömer, dün sana ne söylemiştim, unuttun mu veline söylemeyi?” Ömer korkarak:
“Unutmadım öğretmenim de babam eve gelmedi.”
“Annen gelseydi ya çocuğum.” Ömer boynunu büktü.
“Benim annem yok öğretmenim, iki sene önce öldü.”
Sevim öğretmen İzmir’de doğup büyümüş, ailesinin yanında okumuştu. İlk görev yeri olan bu şehre bir hafta olmuştu geleli. Evini tutmuş, annesi de alışsın diye “Biraz yanında kalayım” demişti. Daha tanımıyordu şehri. Kar görmüştü ama bu kadarını ancak televizyon haberlerinde seyretmişti. “Anneciğim evimiz yüksek mahallelerde, okulum da aşağıda olsaydı işe kayakla giderdim, ama tam tersi” demişti.
“Baban ne iş yapıyor?”
“Hambal öğretmenim.”
“Baban gelmez mi eve?”
“Bazen gelir bazen gelmez öğretmenim.”
“Gelmezse sen kiminle kalıyorsun?”
“Kimseyle, kendi kendime öğretmenim.”
Sevim öğretmen Ömer’in haline üzüldü.
“Peki, bu akşam gelirse söyle, yarın uğrasın tamam mı?” Ömer ağlamaklı:
“Öğretmenim babam bana para vermez!”
“Ne parası?”
“Okula katkı var ya 20 lira.”
“Yok çocuğum, para istemiyorum, söyle babana gelsin.”
Boğuk bir sesle “Tamam öğretmenim” diyebildi ve koşarak çıktı. Ömerin arkasından bakan Sevim öğretmen tabanı üstüne iple bağlanmış ayakkabısını son anda fark etmişti. Şaşırdı, ne yapacağını bilemedi, geri çağırmak istedi, “Ömer…” diye fısıldadı.
Sevim çok etkilenmişti Ömer’in durumundan. Olanı biteni annesine anlattı. O da çok üzüldü. “Yarın git müdürle konuş kızım, işin aslını astarını iyice öğren bakalım.” Sevim’in annesi de emekli öğretmendi. Gençliğinde doğuda çalışmış, benzer şeylerle çok karşılaşmıştı. Kızının da kendisi gibi merhametli ve yardımsever bir yanı vardı. Ancak yaşadıkları çevre Sevim’in bu özelliklerinin belirgin bir şekilde ortaya çıkmasına pek de müsait değildi. O gece Sevim’in gözüne uyku girmedi. Sabah hemen müdürün yanına giderek durumu anlattı. Müdür:
“Hocanım, bizim okulumuz küçük bir okul. Genelde bu çevrede maddi durumu zayıf aileler oturuyor. O çocuk gibi niceleri var. Bizim imkânlarımız da sınırlı ne yapalım?” dedi.
“Müdür bey izin verin diğer öğretmenlerle görüşeyim. İhtiyaç içindeki öğrencilerimizi tespit etsinler. Ben de bir liste hazırlar ne yapabiliriz araştırırım.”
“Tamam hocanım, nasıl biliyorsan öyle yap, aman ha gastelere falan çıkma başımız ağrımasın.”
“Tamam müdür bey.”
Sınıfa geçen Sevim öğretmenin gözleri Ömer’i aradı. Ömer yoktu. Arkadaşlarına sorunca “Ömer bugün gelmedi öğretmenim, belki de hasta olmuştur” dediler. Sevim bu arada bütün öğretmenlerle görüştü. Okulda toplam yüz kadar öğrenci vardı. Bunların dörtte biri muhtaç durumdaki ailelerin çocuklarıydı. Ertesi sabah için izin alarak milli eğitime gitti.
…
Ömer yalnız bir sabaha daha uyanmıştı. Bu gün de okula gitmeyecekti. Babası da gelmiyordu kaç gecedir. “Bugün çıkıp babamı ararım” diye düşündü. Sabah yine Zeynep ninenin getirdiği ekmekten bir parça kesip yedi. Kar geceden iyice bastırmış, beyaz örtü bahara kadar gitmemek üzere şehrin üzerine çökmüştü. Öğlene doğru çıktı. Terminalin yanında, evden çarşıya giden yol üzerindeki ilk kahvehaneye girdi. Girer girmez kesif bir sigara dumanı gözlerini yaktı. Masalar doluydu. Hiç mi çalışmıyordu bu adamlar? Kimi elindeki kâğıtları hırsla masaya vuruyor, kimileri okey taşlarını şakırdatarak karıştırıp diziyordu. Bir an bu manzarayı seyre daldı. Kahveci onu görünce yanına yaklaşıp omzundan sarstı.
“Ne ki la, sen de mi oynıycan? Bah bura sana göre deel ona göre.”
“Yoh emmi, babamı arıyom ben.”
“Baban kim?”
“Ali!”
“Hangi Ali la, bir sürü Ali var burda?”
“Ali Şahin. Hambal Ali.”
“Haa, şimdi bildim. Yoh, gelmedi bugün.”
Konuşmaları duyan bir genç seslendi.
“Hey delikanlı burael bakalım. Sen Ali’nin oğlu musun?”
Ömer koştu “Evet abi?”
“N’oldu niye arıyon babanı?”
“Kaç gecedir eve gelmedi de.”
Genç birden kafasını kaldırıp boş boş duvara bakmaya başladı.
“Sen şimdi git, ben babanı bulup getiririm.”
…
Sevim öğretmen milli eğitim müdür yardımcısıyla görüşüp, durumu etraflıca anlattı.
“Sevim hanım, isabet oldu. Üniversitenin yanındaki kız yurdunun öğrencileri köy okullarına yardım için bir proje başlatmış. Geçen gün bize geldiler. Birçok da yardım toplamışlar. Bir kısmını sizin öğrencilere yönlendirirsek sorun olmaz sanıyorum. Kız yurdu müdiresi ile görüşüp gün içinde size dönerim. Siz öğrencilerinizin yaş ve ölçülerini…”
Sevim elindeki listeyi uzatarak atıldı: “Hepsi hazır hocam.”
…
Mehmet telaşlanmıştı. Arabasına binip şehrin kenarındaki ormanlık alana doğru hareket etti. Ana yoldan çıktıktan biraz sonra kar yolu kapamıştı. Daha ileri gidemeyeceğini anlayınca durdu. “Buradan sonra yürümek gerek” dedi. Gideceği yere beş yüz metre kadar mesafe vardı. Pazar gecesi Ali’yle göletin kenarına gitmişler, kafaları çekmişlerdi. İyice sarhoş olunca Mehmet “Hadi gidelim” demiş, Ali “Sen git, benim senin gibi bekleyenim yok, şu şişeler bitsin ben yürüyerek dönerim” demişti. Mehmet’in karla kaplı arazide beş yüz metreyi yürümesi nerdeyse yarım saati buldu. Altında oturdukları büyük ağacı gördü. İyice yaklaştı. Karın üzerinde hafif bir tümseği fark etti. Eliyle karı biraz ayıkladı ve dehşetle geri çekildi.
…
Ömer kahveden çıkınca ısınabilmek için okula gitmeye karar verdi. Evde ne yiyecek ne de odun kalmıştı. Öğlen arası biterken okula vardı. Sevim, öğretmenler odasının penceresinden dışarı bakarken Ömer’i görünce hemen yanına koştu. Çocuk iyice üşümüş, titrer vaziyetteydi. Çabucak içeri aldı. Kantinden sıcak bir çayla bisküvi getirdi. Ömer utana sıkıla ama hızlı hızlı bisküviyi yiyip bitirdi.
Öğleden sonra, bir minibüs dolusu üniversite öğrencisi ellerinde büyük poşetlerle okula geldiler. Poşetler milli eğitime verilen listeye göre hazırlanan mont, bot, kazak, pantolon ve şapkalarla doluydu. Yurt müdiresi de hemen bir pasta hazırlatmıştı. Öğretmenler odasında hazırlıklarını tamamlayıp ihtiyaç sahibi çocukları da çağırdılar. Hepsini baştan aşağı giydirdiler. Kocaman pastanın üzerine çocukların sayısınca mum dikip yaktılar. Çocuklar hayatlarında böyle büyük bir pasta görmemişlerdi. Hep birlikte mumları üfleyip pastadan yediler. Gözleri mutluluktan parlıyor, üniversiteli kız öğrencilere sarılıyor, hepsini tek tek öpüyor, “Ne olur yine gelin abla!” diyerek ellerini bırakmıyorlardı. Güzel anlar çabuk geçti. Çocuklar, arkadaşlarından utanmasınlar diye on dakika önceden evlerine gönderildi.
Ömer yokuş yukarı koşuyordu. Kalbi küt küt atıyor, hızlı hızlı nefes alıyordu. Montunu ve botlarını babasına gösterecekti. Ne çok pasta yediğini ona anlatacaktı. Soluk soluğa evinin olduğu sokağa girdi. Eve varana kadar kapının önündekileri fark etmedi. Bir polis arabası bir de gri renkli araba vardı. Polisin biri Zeynep nine ile konuşuyor, Zeynep nine gözyaşlarını başörtüsünün ucuna siliyordu. Polis ona dönüp “Ömer bu mu teyze?” dedi. “He yavrum” derken Ömer’in yüzüne gülmeye çalıştı. “Tamam teyze, üzülme biz Ömer’e sahip çıkarız, sen merak etme” dedi. Bir bayan memur gülümseyerek Ömer’in yanına geldi:
“Gel Ömer, seni sıcak bir yere götüreceğim”
Ömer bir şeyler sezmişti:
“Babam nerde?”
“…”
“Nerde babam?” dedi Ömer yine.
“Gel oğlum, seni devletin yurduna götüreceğim, orası sıcacık, senin gibi daha birçok çocuk var, orada arkadaş olacaksınız.”
“Babam nerde?”
“Şimdi yok ama o da gelir sonra.”
Ömer birden sessizleşti. Annesini hatırlamıştı. Çaresizce arabaya bindi. Araba yavaş yavaş şehrin kuzeyindeki Yurt Caddesine doğru hareket etti. Ömer babasına montunu ve botlarını hiç gösteremedi. Zeynep nine arabanın arkasından bakarken gözlerinden süzülen yaşlar çenesinden damlıyor, yere düştüğü anda birer buz taneciğine dönüşüyordu.




Kerim -- 28.09.2018 16:01
Belediyemiz Kurban Bayramında hangi tedbirleri almalı.
Kurban Bayramı geldi çattı. Yerel basınımızı takip ediyoruz. Belediyemiz kurban kesen vatandaşlar için bazı kolaylıklar sağlamalı diye düşünüyorum. Ama henüz basında bir açıklama göremedik. Yozgat büyüdü, gelişti.Artık apartmanlarda yaşıyoruz. Sokak aralarında kurban kesmek olmaz. Uygun yeri olmayan vatandaşlar kurbanlarını mecburen hayvan pazarının arkasındaki geniş sahada kesiyorlar. Orası da ot çöp.Bayram gelmeden bir greyder sahayı düzleyebilir. Birkaç yerde yenilmeyen hayvan atıkları için 2*2 metre ölçülerinde çukurlar açılmalı. Vatandaşlar atıkları bu çukurlara attıktan sonra çıkan toprak üzerine dökülüp bu atıklar gömülmeli. Bu hem hijyenik olur, hem de koku ve çevre temizliği açısından uygun olur. 10 yıl önce Aydın ilinde belediye mahallelerde kurban bayramında böyle çukurlar açıp hemşerilerine hizmet ediyordu. Yozgatta kurban kesenler arazide atıkları bırakıp gitmek zorunda kalıyor. Yıllardır hayvan pazarında, çadırlatın arkasındaki sahada kurban kesiyoruz. Allah nasip ederse bu yıl da orada kesmek zorundayız.Elimizde torbalarla çöp konteyneri arıyoruz. İş mahalle arasında kurban kesmek zorunda kalan vatandaşa ceza kesmek değil, uygun sahalarda masrafsız basit yöntemlerle hizmet üretmektir diye düşünüyorum. Belediyenin birkaç konteyner bile koyması çevre temizliğini sağlayacaktır. Yanlış mı düşünüyoruz? Bu kadar basit bir belediye hizmetini bile alamayacak mıyız? Ne dersiniz Yozgatlı kardeşlerim. Yine otun çöpün içinde, gayri sıhhi bir ortamda mı keseceğiz kurbanları? Yoksa bu yıl belediyemizin yanımızda olduğunu görecek miyiz?
Kerim -- 17.08.2018 20:51
Yozgat'ta Bir Kampanya Yapmak Lazım
Yozgat'tan geçen E-88 karayolu Ankara'yı doğudaki bir çok ilimize bağlıyor. Özel arabası ile Ankara yönünden doğuya devam eden bir aile Çerikli'den sonra Yozgat sınırlarına girdi diyelim. Yozgat il merkezine gelene kadar mola verebileceği temiz, kaliteli ve uygun fiyatlı bir yol üstü tesisi yok. Özellikle İstanbul, İzmir gibi uzak illerden gelenler yoğun bir trafiği geçip Samsun yolundan Yozgat yönüne dönünce dinleneyim dese duracak yer bulamaz. Bu durum da yorgunluk sebebiyle bir çok trafik kazalarına sebep oluyor. Yozgat'ta durmak istese yine şehir içinde durabileceği bir nokta yok. Şehir içinden geçen bu ailemiz arabasını rahatça park ederek durup dinlenecek bir yer bulamıyor. Bu tür binlerce araç şehir trafiğini de sıkıştırıyor. Yozgat'ı geçtikten sonra Sorgun çıkışındaki bir iki tesis nispeten iyi. Tabii yorgun sürücümüz kaza yapmadan Çerikli'den sonra 130-140 km daha gidebilirse.
Bu işin bir yönüydü. Asıl anlatmak istediğim farklı bir konu. Diyelim bu ailemiz bir yerde durup dini vecibesini zamanı geçmeden yerine getirecek. Yozgat sınırına girdikten sonra 70-80 km gidin kendinizi ve aracınızı güvende hissederek duracak bir yer yok. Saray'da bir cami var. Yaptırandan Allah razı olsun. Park yeri dar ancak durup namaz kılabilirsiniz. Diyelim burada namaz saati denk gelmedi. Şehir içine giremezsiniz efendim. Ana yol üstünde sadece Hamamcıoğlu camii var. Önünde bir araç koyacak yer, o da boş ise durabilirsiniz. Yoksa Sorgun'a kadar yolun sağ tarafında namaz kılacak yer yok.
Sorgun'dan sonra Yıldızeli'ne kadar da yok.
Bu bence Yozgat'ta önemli bir eksiklik olarak göze çarpıyor. Ankara'dan Sivas'a doğru giden yolun sağında, şehrin içinde veya hemen çıkışında Muslubelen'de durup namaz kılacak, büyük ve güzel, İstanbul camilerine benzer bir cami olması lazım. Böyle bir
cami Yozgat'a yakışır. Başka illerde kasabalardan geçerken bile görüyoruz, durup vazifemizi eda ediyoruz. Koskoca Yozgat'ta durup namaz kılacak bir cami yok. İnsanlar dursa, yaptıranlara dua etse fena mı olur? Memleketinizin bereketi artar. Şehir içinde durmadan geçen ağzı dualı, duası bereketli nice piri faniler, nice hanım nineler var. Ben buna şaşırıyorum. Yozgat'ta yol üstüne nasıl büyük ve güzel bir cami yapılmamış. Para da var, yer de var. Yozgat'a böyle bir cami projesi olsa, inşallah bütün Yozgatlılar el birliğiyle ne yapar eder, bir sene içinde böyle bir camiyi anayolun üstüne yaparlar. Bir yardım kampanyası açılsa herkes yardım yapar.
İnşallah Allah Yozgatlılara böyle güzel bir eser inşa etmeyi nasip etsin.
Kerim -- 12.07.2018 00:05
YİMPAŞ MAĞDURİYETİ
S.A.Bir Yimpaş mağduruyum.. Artık YOZGAT/çekerek'li bir Başkan yardımcımız da var çok şükür.İslami şirketlerden zarar gören benim gibi umutsuz ve çaresiz insanlar bir gün bu konunun da çözülmesini ve paralarını geri alabilmeyi bekliyorlar. Ayrıca müslümanlar bu konuda sadece paralarını kaybetmediler, müslümanın müslümana olan güveni ve inancı da yok oldu yimpaş yöneticilerinin yüzünden. En kötü sonucu da bu oldu. En karlı bir iş de olsa, işin başında da evliya birisi olsa, müslümanları desteğe davet etse insanlar rağbet etmeyecek duruma geldi. Müslüman müslümana güvenebilecek ve hakkını alabilecek seviyeye getirilmelidir. İlk iş olarak da başta yimpaş olmak üzere bu tür sıkıntılı şirketlere kayyum atanmalı ve mağduriyetler acilen giderilmelidir. Saygılarımla arz ederim.
Ayşe CANDEMİR -- 11.07.2018 10:57
Ulusal TV kanalı
yozgatlılar en çok Yozgat dışındalar Bütün illerin var yozgatın kanalı yok oysa devlet bakanımız var .
Abdullah Ozman -- 28.06.2018 20:30
Yozgatan giden gidene
merhaba Yozgat ekonomisi adına gözden kaçan bir konu daha var. Çok değil 2-3 ay önce Yurtta hatta Yurtdışı genelinde marketler zinciri olan CarrefourSA 2 adet mağazası Yozgatta kapandı. Ardından Yine marketler zinciri Makro marketin kapanmış olması hakikaten Yozgat adına üzüntü yaratacak bir durum. Bizler siyasiler tüm vatandaşların düşünmesi gereken bir konu neden bir bir kapanıyor. Diğer illerde arka arkaya açılan marketler zincirleri Yozgattan gidiyor. İşsizliğin had safha da olduğu siyasi yakının olmadığı zaman işsiz kalan gençler memleketi terk ediyor.
Burası Şehir gidiyorsunuz sebze haline bakıyorsunuz 3-4 esnaf kalmış. rekabet ortamı yok istedikleri rakamı hemen üzerlerine koyuyorlar.3-5-10 Tl altı bir şey bulmak mümkün değil. Eskiden hale girdiğimizde çift sıra ve orta dolu tezgahlar bizi karşılardı. Şimdilerde Sebze hali 3-4 esnafa teslim. Kalın sağlıcakla
Ali Bey -- 01.06.2018 12:46
400 YILLIK PLAN
Yıl 1981 Ocak ayı ortaları: Görevli olarak gitmiş olduğum USA'dan bir hatıramı yazmayı uygun buldum. Otelin lobisinde oturmuş ertesi gün ne yapacağımı, nereye nasıl gideceğimin arkadaşlarımla planlarını yapıyorduk. Tabi oraların acemisi ve yabancı oluşumuzun bir takım zorluklarıda vardı. İşimizi bitirmiş ve günün yogunluğunu üzerimden atmak için de ne yapacağımın da şaşkınlığı yok değildi.

O sırada koltukların önündeki sehpanın üzerin de dergiler vardı. Bir tanesi gözüme çarptı nedeni TÜRKİYE haritasının olması idi. Onu oradan aldım odaya çıkınca oda okumak, incelemek için aldım. Oradan ayrılıyordumki bir görevli gelip dergiyi bırakmamı söyledi. Ben oda da okuyup tekrar bırakacağım dedim ama kabul etmedi. Dergideki yazıları merak ettim sonuna kadar okudum ve kendi kendime analizini yaptım çok saçma ve olamaz dedim ama düşünmektende kendimi alıkoyamadım.

Dergide yazılanlara gelince resimdeki haritanın çok benzeyeni bir harita yazılanlar ise yine çok benzeri bir makale şeklinde yazı. Özet olarak Büyük İsrail Devletinin 400 yıllık planı ve nasıl gelişeceğini yazıyordu.

Dikkatimi çeken önemli konulardan birisi de şu idi 2015 ile 2020 yılları arasında TÜRKİYE, Irak, Suriye ve İran dan alınan topraklar üzerinde KÜRT devletinin kurulması idi.İlerleyen yıllarda ise Suriye, Irak, Ürdün, Filistin ve Kuveyt tamamen ortadan kaldırılıp kuzeyden Azerbeycan'ın Bakü' ye kadar toprakları alınıp üzerinde İSRAEL İMPARATORLUĞU kuruluyor. Türkiye'den alınan yerler Sivas'ın doğusu ve Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz Bölgesi.

Bu yazdıklarım hayal ürünü değil bunların yaptıkları planlardır. Uyumayalım bugün gördüğüm harita bana bu olayı hatırlattı.Uyumayalım bunları herkese anlatıp mani olalım. Bunlarıda yapabilmemiz için birlik beraberlik içinde olmamız lazım. Kısır çekişmeler ile bir şey halledemeyiz. Yine bunlar bir takım insanları hoşuna gitmeyecek tenkit edeceklerdir. ALLAH bizleri KORUSUN diyor ve bu zalimlerden korunalım diyorum. Bizim bizden başka asla dostumuz yok.

Bize ne ARAP milletlerinden, ne AMERİKA ve ne AVRUPA devletlerinden fayda gelmez. ALMANYA, İNGİLTERE, FRANSA ve YUNAN lılar ne zaman dost oldular ki?

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE !

Not; Bir adet harita vardır görüntülemiyorsa kurulması planlanan Kürt Devleti Haritasıdır
Nezih KÖKSAL
Nezih KÖKSAL -- 03.01.2018 17:55
AĞRI DAĞI
Bir zamanlar bazı düşüncelerim,ortaya attığım konular ve bazılarını düşünmeye yine bazıları tarafından hayal ürünü gibi gelen konusu anonim fikirlerden olan oluşan yazılarım mevcuttur. Yazmaya arada bir de olsa bazıları ilham, bazıları ders, bazıları teknik ve bazılarıda ala sulu siyasi yazılardır. Yazılarımda imla, ifade, edebi hatalar olabilir affınıza sığınırım profesyonel değilim.
Konumuz AĞRI DAĞI; Bu dağ birçok efsanelere ve kutsal bir takım hikayelere gerçek yaşanmış olaylara da konu olmuştur. Bu yazımı yazarken çocukluğumda aklıma geldi çok mutlulukla yazdım.
Çocukluğum dedimde ilk okul ve ortaokul çağlarında çok kitap okurdum. Bu kitaplar hep klasik kitaplardı. Jules Vernin Aya Seyahat, Denizler Altında 20 bin Fersah, Jack London' un Kurt Kanı aklımdan hiç çıkmaz. Bu arada Tommiks, Teksas ve Ret Kid'leride arkadaşlar arasında ödünç alma verme şeklinde hiç ihmal etmezdim. Aya Seyahat o zaman hayal ürünü denecek kadar bazılarına saçma geliyordu. Şimdi ise yani 55 yıl sonra çok olağan sayılıyor. Konumuzda onunla ilgili 50 yıl sonraki olaylardan bahsedeceğim.
Ağrı Dağı ismi ARARAT olarak Avrupa devletleri ve özellikle Ermeniler tarafından sahiplenilir. Zaman zaman Amerika'da sahiplenir. İspata, delile ihtiyaç yok. Yahudiler, Ermeniler Amerika, İngiliz vatandaşları civar yerlerden binlerce dönüm arazi almışlar ve almayada devam etmekdedirler. Bahaneleri hazır ama durum öyle değil ileri dönük Ağrı Dağına hakim olmaktır.
Ağrı Dağına sahip olacakta ne olacak diyenler elbette vardır ama durum öylede değildir.
Yabancı bir derğiden okuduğuma göre çok güçlü lazer silahlar geliştirip savaşlarda kullanmak ve düşmanını yok etmek istedikleri hepimiz biliyoruz. Bunlarda bizim gibi aman dileyen düşman olsa kılıcımz kalkmazdı ama bunlar Japonya'ya aatom bombası atarak sonuç gördüğümüz gibi 72 yıl geçmiş olmasına rağmen insanlık utancıdır.
Ağrı Dağı tepesine konacak bir Laser Topu ile uzaydan aldığı sinyal ile hakimiyet sağlamak. Eğer doğru ise hakimiyet alanı; Bütün Orta Doğu, Rusya ve Orta Avrupa ve Hindistana kadar geniş bir alan.
Ağrı Dağı' nın önemi anladığım kadarı ile bu şekildedir. Buraya hakim olmak Avrasyaya hakim olmaktır. Avrasya'ya hakim olan dünyaya hakim olur. Bunuda yıllar önce SPEAKMAN denen bir İNGİLİZ söylemiş teori olak ders kitaplarında yerini almıştır.
Memleketimiz Jeopolitik en önemli bir yerde olup yabancılara peşkeş çekenler durumun farkında değiller.
ATATÜRK'ü çok seviyorum Gençliğe Hitabesinde söylediği gibi Gaflet, Delalet Ve Hiyanet içinde olmayalım.
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE sözüne layık olalım.
Not;(Bir adet resim var görüntülenmiyorsa)
Görüntünün olası içeriği: gökyüzü, dağ, bulut, açık hava ve doğa
Nezih KÖKSAL
Nezih KÖKSAL -- 06.12.2017 19:45
Deprem
DEPREM:
IRAK'TAKİ OLAN ÇOK ŞİDDETLİ OLAN BU DEPREM MEMLEKETİMİZDE DE HİSSEDİLMİŞ OLUP BÜTÜN HİSSEDENLERE ZARARA UĞRAYANLARA GEÇMİŞ OLSUN
HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZMÜ? YILLARDIR NİCE SAVAŞLARA, MEDENİYETLERE, DEVLETLERE MEKAN OLAN BU YER NİCE İNSANLARIN ÖLMESİNE VE DİN SAVAŞLARINA HZ.HASAN VE HÜSEYİN ŞEHİT OLDUĞU YER VEYA CİVARIDIR.
ŞİMDİ İSE AMERİKA,İNGİLTERE, FRANSA, ALMANYA VE RUSYA BURALARDA ÇEŞİTLİ YERLERDE VE ÇEŞİTLİ İNSANLARLA ÇEŞİTLİ ŞEKİLLERDE VE ÇEŞİTLİ MENFAATLARININ PEŞİNDE DİRLER.
ESAS KONUMA GELECEK OLURSAM BURALARDA YILLARDIR NE CANLARIN. KAYBOLAN UMUTLARIN ÖTESİNDE PETROL DENEN NESNE ÜRETİLMEKTEDİR. NE KADAR DIR DİYE DÜŞÜNMEYE HAFIZALAR AZ GELİR. MİLYONLAR İLE İFADE EDİLEMİYOR. DÜNYANIN İHTİYACININ DÖRTTE ÜÇÜNDEN FAZLASI. ÇALIŞAN FABRİKALAR, ARABALAR BİR DÜŞÜNÜN HEP BURADAN VE CİVARINDAN ÜRETİLEN PETROL LE ÇALIŞIYOR.
BU ÇIKARILAN PETROL TABİKİ YER ALTINDAN ÇIKARILIYOR ÇIKARILAN BU YERE FIRAT VE DİCLE IRMAKLARINI BAĞLASAK YİNE DOLDURMAZ. BURADA BU MÜMKÜN DEĞİLDİRDE YAPILAMAZ. GERÇEĞİ ORADAKİ OLUŞAN BOŞLUKLAR NE OLACAK TABİKİ KADERİNE TERK EDİLİP İŞİ TAKDİRİ İLAHİYEYE BIRAKMAK.
İŞTE O ZAMAN BİRİKEN BU OLUMSUZLUKLAR BAZI ÇÖKMELERE VE DEPREMLERE SEBEB OLUR Kİ BU ÇOK BÜYÜK BİR DEPREME SEBEP OLMUŞTUR. BUNLARIN SEBEBİDE TAKDİRİ İLAHİ DEN ÇOK MENFAAT ÇATIŞMALARIDIR.
NETİCE OLARAK KARASAL OLAN BU DEPREM KOCAELİ DEPREMİNDEN DAHA YIKICI VE TAHRİBAT VERİCİDİR. KORKUM ŞUDUR ZARARINI TÜRKİYE, FAYDA VE YARARINI DİĞER ÜLKELER GÖRMESİN. BİR GÖÇ OLURSA EN ÇOK ZARARI BİZE DOKUNUR.
Nezih KÖKSAL -- 13.11.2017 18:15
başınız göğe erdimi .bikaç sene sonra görürsünüz.zamanında TİP den milletvekili çıkaran(Behice Boran,Y.Ziya Bahadınlı),CHP den bikaç milletvekili çıkaran.AP/DYP sine sarılan,ANAP ı 5-0 la Meclise günderen MHP ye sarılıp 1 nci parti yapan Eyyy hemşerilerim sıra AKP de ama onuda zannediyorum zamanı gelince defterden sileceksiniz.Siz mağdur olmaya layıksınız.
Yozgat sevdalısı -- 20.04.2017 09:49
SEVGİLİ KADIN ARKADAŞLARI, KIZLARIM ,SÖZÜM BİZLERE.
Nörek anam ,halimizi düşünüp ,dertleniyoruz.Hiç bir dönemde memleketim bizleri hayal kırıklığına uğrattı.Hep aksi yöne gittik.Verda Aral Gülbay TC

15 Mart, 16:01 ·
SEVGİLİ KADIN ARKADAŞLARI,
KIZLARIM ,SÖZÜM BİZLERE.
Bu, oy , kullanımı bizim yani kadınlara, ,cumhuriyetin verdiği,özgürlüklerimiz için çok önemli.
Kadın olarak bir zamanlar yasak olduğu halde ,türban taktık ve hiç bir savcı kıyafet kanununa aykırı giyiniyoruz diye bizlere ceza vermedi.
Sadece itiraz edenlere ,hakkımız elimizden alınıyor dedik.
Kur'anı Kerimin ve allahın sözlerine değil ,kula kulluk ettik HZ,,peygamberin sünnetine uyuyoruz dedik.
Üniversitelerde okuduk,en yüksek makamlara geldik ,ele güne muhtaç olmadan kendi kazancımızın keyfini yaşadık.
Kızlaroımızı ,biz olamadık sen ol diyerek ,okumalarını, öğüt verdik.Oğullarımıza ,kadına kıza kötü bakma ,senin de kız kardeşin var ,unutma dedik.
Şimdi ne olacak bir düşünelim,,
Önce okuma özgürlüğümüz yasaklanacak;sonra çalışma özgürlüğümüz olmayacak.Kadın evinde otursun çocuk doğursun denilecek.
Sevdiğimiz erkekle değil ,o,nun bunun,layık gördüğü yaşımıza yaşına bakılmadan biriyle evlendirileceğiz.
Başkan sokağa çıkmamızı yasaklayacak ,kadın evinde otursun ,çocuk doğursun denilecek
OY, kullanma hakkımız olmayacak.
Kanun yerine tek adam kuralları olacak.
Saraya cariye olurum diyenler ,bilin ki sizleri saraya değil ,saraya alınan Yabancı uyruklu kadınlara hizmet için tarlada çalışacak,onlar için kumaş dokuyup giysiler dikeceksiniz.
Irgat misali sadece tarlada ve tezgahta görev verilecek karşılığı mı,YOK.
Canınızı sıktım belki ama şimdiki özgürlüğümüz olmayacak;yani son model ARABALARA JEEPLERE ,binip caddeler de dolaşamayacağız.
Bu yazdıklarımla hiç kimseyi hedef almadım sadece Başkan denilince anladığım bu ,Sayın Cumhurbaşkanına ve makamına da saygım sonsuz ,bu da bilin SÖZÜMÜN ÖZÜ:ÖZGÜR OLMA HAKKI ELİNDEN ALINMIŞ,TAMAMEN ERKEĞE KÖLE EDECEK BİR VATANDAŞ OLACAĞIZ.
Evet'''BELKİ DE BU SON, KULLANDIĞIMIZ OY OLMAYCAK, BİZ KADINLARIN SAYESİNDE.
Beni okuma lutfunda bulunan tüm kadın arkadaşlatıma sonsuz sevgiler ve saygılar
Verda Aral
Verda Aral Gülbay -- 11.04.2017 19:43
YÖNETİM HAKKINDA
Konfüçyus'un güzel tesbitleri vardır. Okuduğum kitapta tam da günümüzle ilgili bir paragrafı paylaşmak istedim ... Eskiler, erdemin ışığıyla ortalığın aydınlanması için önce devlet işlerini yoluna koyarlardı. Bunun için önce ev işlerini yoluna koyarlardı, ev işlerini yoluna koymak için önce kendi kendilerine çekidüzen verirlerdi ve kendilerine çekidüzen verebilmek için önce kendi içlerindeki düzeni yoluna koyarlardı, kendi içlerindeki düzeni yoluna koymak için önce düşüncelerini yoluna koyarlardı, bunun için ise önce bilgi eksikliklerini giderirlerdi"
Salim BOZKURT -- 06.04.2017 15:06
Hastanenin yolu berbat..Modern bi hastaneye hiç yakıxmıyor.İnşaallah Başbakanın Yozgata gelişine kadar hastane yolu asfaltlanır
Semih -- 02.04.2017 11:29
fazla uzatmayacağım..gazetenizi günlük okuyorum.en son okuduğum 30 ve 31 mart tarihli gazetenizde sür manşet olan haberde bekir Bozdağ'ın yanına zararsız hariç diğerleri nede güzel YAKIŞMIŞ..Şööyle bi geriye bakım akşam yastığa kafayı koyduklarında bir neler söylediklerini ne nasıl tavır aldıklarını bi gözden geçirsinler.ama ben biraz abarttım galiba bayağı yakışmışlar helede selo.
ankara da bir yozgatlı -- 31.03.2017 09:19
salim BOZKURT kardeşim yazınızdan alacağımı aldım.inşallah sair okuyanlar da bişeyler almıştır.Anlayana iyi laf.MÖ.427-347 yılları arasında yaşamış bir Yunan filozofu bunu anlamış ve kamuyu ikaz etmiş fakat bizimkiler olaylara hala biat kültürü ile bakıyorlar.
Ankara da bir Yozgatlı. -- 28.03.2017 12:53

SERBEST KÜRSÜ'YE GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI

YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 45 45