BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 20.01.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
188
Dün
:
4936
Toplam
:
13337348

Adı Soyadı
E-Posta
Konu
Mesajınız

Bildik Yozgat'tan Öteki Yozgat'a
Sayın Osman Hakan Kiracı,Bildik Yozgat'tan öteki Yozgat'a adlı makalenizle 2009 yılı gazetecilik birincilik ödülünü kazandığınızı öğrendik.İstanbul'dan en kalbi tebriklerimiz ile başarılarınızın
devamını diler saygı ve sevgilerimizi sunarız.
ABDÜLKADİR ÇAPANOĞLU -- 19.12.2009 22:01
19.ÖDÜL
Sayın Osman Hakan KİRACI;-Bildik Yozgat'tan Öteki Yozgat'a-yazısıyla,2009 un başarılı gazeteciler ödülünü, Yozgat'a 19.ödül olarak getirdi.
Kendisini 'KENDİ ADIMA'tebrik ederim.
Sayın Kiracı,19-29-39........daha çok ödüller alacaksın,inanıyoruz ama
doğruları,güzellikleri sergilediğin sürece nice ödüller alırsın yalnız;
'DOĞRU SÖYLEYENİ DE BURDA 9 KÖYE KOYMAZLAR'
Ellerine sağlık,saygılarımla.
M.Akif OZAN -- 19.12.2009 21:06
YOZGAT GAZETESİ
TÜRKİYE'NİN EN CESUR EN YÜREKLİ VE DİĞERLERİNE ÖRNEK BİR GAZETE YOZGAT. SİZLERİ CANİ GÖNÜLDEN KUTLUYOR ÜSTÜN BAŞARILARINIZDAN ÖTÜRÜ KUTLUYORUM. İSTANBUL MEDYASINDAN NECİP YOZGATLI
NECİP YOZGATLI -- 19.12.2009 07:03
AKP NE VERDİ ....
Sayın bozok çok beğendiğiniz AKP Yozgatlıya ne vermistir azalan nüfus artan işsizlik kapalan tekel teşvikten çıkarılıp kayseriyle aynı statüye düşmüs bir sehir, öss de 66. sıra sağlıkta atıl bir devlet hastanesi her yere yaptığı üniversite ve sözde acılımla bölmeye çalısılan ülke...Yozgat gazetesine gelince bugun bakın siyaset bölümüze sitenizin 5 haberden 4 tanesi akp ile ilgilidirve hala kalkmıs birileri 5 i de akp olsun diyor el insaf nherde kalıyor sizin halkın görüsüne saygınız mhp haberlerini sitenizde göremiyoruz bilginiz olsun.. saygılarımla..
Sami Yücel -- 18.12.2009 22:38
1+1'E CEVAP
Selami Bey Kardeşim düşünceniz çok güzel ama Yozgattan gidenlerin 1+1 yada stüdyo tarzı daire alacaklarına ihtimal vermiyorum. Yozgatı sevmek Yozgata yatırım yapmak tipik klasik bir Yozgatlı için Arabaşı Yutup Sürmeliye uğuna uğuna ağlamaktan öteye geçmeyen sevgi ve yatırım türüdür. Yozgattan gidenlerin çoğuda zaten geri dönmüyor kendileri gelsede çocukları gelmiyor.bURDAN MEZAR YERİ ALMIYORLAR Kİ 1+1 EV ALSINLAR
İbrahim YAZAR -- 18.12.2009 09:27
erdem erdimir e cevap
sevgili erdem. ben sana hiçbir konuda yazmadım. neden benim adımı merak ediyorsun. senin hakkında da yazı yazmadım. gerçekleri söylemek kolaydır ama suçluların bunu anlaması zordur. subutay beye yazdım cevap seni rahatsız mı etti. ben herzaman rumuzla yazarım.zamanı gelince adımı yazarım sen merak etme. ben sadece mhp hakkında yazmıyorum akp hakkında da yazılarım oldu. biraz geçmiş yazılara bakarsan iyi olur. gerçekler bu gazete ile ortaya çıkar çıyorda. iyi günler sana.
bozok -- 18.12.2009 07:32
YOZGATI BÜYÜTME PROJESİ
Yozgat'ın büyümesi için,Yerköy ve sorgun'un,birleştirme projesi; habe-
rini, Yozgat Gazetesinden okudum.
Bunu yaparken de,ne yapmamız gerektiğ,mesela;Yozgat-Sorgun arasına yapılacak bir HASTANE hem Yozgat'ı hemde Sorgunu bir araya ge-
tirir,deniliyor.
Anlamıyorum.Neden HASTANE ? FABRİKA
okul,atölye değilde;Hastane?
Belki de doğru.Küçülen,bunalan,fakirleşen hasta olan YOZGAT'ın , gideceği yer Hastane olmasındandır.
Sonra; Bu Fiziki birleşme acaba kaç yılda gerçekleşir ki?
Yozgat'ın bu kadar zamanı kaldımı?
yılda olur?


M.Akif OZAN -- 17.12.2009 20:48
1+1
Yozgatta yaşayan bir çok Yozgatlı hem yatırım hemde gittiğinde kimseye yük olmamak ve kalabilecek bir yerim olsun çocuklar okul kazanırsa burda kalırlar hastalıkta sağlıkta bir evimiz olsun diye Ankaradan 1+1 yada stüdyo daire satın aldı ve halen alıyor. Aslına bakarsanız çok mantıklı ve makul bir yatırım. Ankarayı bizler için cazip hale getiren yatırımcı şirketler hem bu sayede küçük alanlar üzerinden çok sayıda daire satarak daha fazla kazanıyorlar. Ama işin dğer tarafı zamanında Yozgattan malını mülkünü satıp savıp gitmiş hemşehrilerimizi tekrar memleketlerine çekebilmek geldikerinde burada kimseye yük olmadan kalabilecekleri bir evleri olması için yatırımcı şirketlerin yada TOKİ'nin 1+1 yada stüdyo daireler yapması şehrimizi canlandırmak adına iyibir atılım olacak. Siz ne dersiniz?
Selami YILMAZ -- 17.12.2009 11:38
kurmaylar
sevgili başbakanımızın yakın çevresindeki yozgatlı hemşerilerimizin yozgat adına dişe dokunur işe dokunur birşeyler yapacağı günü özlemle bekliyorum
selam ve muhabbetle
ali karabulut -- 17.12.2009 09:55
rumuzla yazı yazmaya son verelim.
ben bozok rumuzlu arkadaşın ismini merak ediyorum. mesela benim adım erdem erdemir cep tel (0555) 558 40 88 neden herkes yorum yaparken rumuz yazıyor. herkesin onuruyla taşıdığı bir adı ve soyadı ve ayrıca demokratik hakları ve savunduğu görüşleri var. madem hepimiz yozgatlıyız bir amaç için varız ve yorum yapıyoruz. birbirimizden saklayıp,samimi olmadığımız yaptığımız takiyyelerimizmi var acaba? cesurca yazın. rumuz kullanmayın.
erdem erdemir -- 17.12.2009 08:53
HABUR MU TANDOGAN MI
DTP ANAYASA MAHKEMESİNCE KAPATILDI, AKP'DE KANDİLDEN GELEN PKK'LILAR HABURDA SHOW YAPARKEN GÖNÜLLERDE KAPANDI.TEK BAŞINA İKDİDARDA YOZGAT'I FAKİRLEŞTİRENLER,YOZGATDA REFAHI,YOZGATDA SEADETİ,YOZGATDA FAZİLETİ,YOZGATDA ADELETİ YOZGATDA KALKINMAYI BAŞARAMADI.BAŞARDIKLARINI,SATDIKLARIYLA KARŞILAŞTIRSINLAR.DEVLET MALINI SATMAK BAŞARIYSA,YOZGAT AÇILIMINI YAPSINLAR.ŞEHİT ANALARIN KUTSAL GÖZYAŞININ AHI YERDE KALIR MI.YOZGAT'A YAKIŞAN HABUR MU TANDOGAN MI?AKP'SİZ TÜRKİYE OLUR,MHP'SİZ TÜRKİYE OLMAZ.HELE YOZGAT HİÇ OLMAZ.YOZGAT KUTSAL EMANETİNE KAVUŞAÇAK,KAVUŞTUGU GÜN GÖKLER AGLAMAYAÇAK,AYDINLANAÇAK YOZGATLIDA O GÜN ŞAHİT OLAÇAK
AHMET KÖSE -- 13.12.2009 23:37
İNSAN ÖMRÜ(Yozgat Gazetesinden)
En az ömürlü insanlar Yozgat'tan çıkıyormuş.Neden acaba?
Elbette bunun;Sosyolojik,Psikolo-
jik,Ekonomik ve en önemliside,BİYOLO
JİK olsa gerek.Tabii bu konuda söz sahibi olanlar, OKUMUŞ kimselerdir.Ben sadece kendi NAÇİZANE düşüncelerimi yazıyorum.
SOSYOLOJİK:Yozgat Ankara'nın yanıbaşında ANKARA'ya gönderilenlerce ihmal edildi,yıllardır uyutuldu.
PSİKOLOJİK:Yozgatlı olarak hepimiz
garip kıskançlıklar,küskünlüklerle yaşıyoruz.
EKONOMİK:Üretme dönük yatırımlar yaplmadı,yapılanlar nakledildi,yıkıldı.İşssizlik oranı patladı,peşinden,hissiz,duygusuz toplum haline geldik.
En önemlisi ise;
BİYOLOJİK:Yukarda ki sebepler bir araya gelince,vücüdumuzu metabolizması bozuldu.DNA ve GENETiĞİMİZDE bozulmalar olsa gerek ki;X ve Y kromozomlarımız Yaratıcı'nın proğramından çıkıp gelişigüzel eşleşmeye başladılar.
Ve;
Ortayada, en az ömürlü İl olarak Sınıflandırılmış olduk.
NOT:Akademik hocalarımdan,bilim adamlarımızdan,bu ahkamımdan dolayı özür dilerim.
Saygılarımla.....
M.Akif OZAN -- 13.12.2009 20:13
subutay a cevap
mhp yozğatta 15 belediye başkanlığı görevinde ve bir tane vekili var.
açıklayım. 15 sene belediye başkanlığı görevini size verdi yozgatlı. başkan ne yaptı? lise caddesi yollarının taşları her sene değişti. entegre fabrikası yapıldı onu sattı, 60 milyon(tirilyon) borca soktu. kaçtı vekil oldu. sonra onuda beceremedi tarih oldu gitti. vekile gelince şuana kadar hiçbir iş yapmadı sokakta vatandaşa sorsanız mhp vekilinin adı nedir biliyor musunuz deseler. % 30 u ismini bilir. daha neyinizi yazsın bu gazete ...........
bozok -- 13.12.2009 19:46
iktidar..
sitenizde hep akp haberleri MHP nin yaptıgı işleri Yozgatta ki çalışmalarını neden yayınlamıyorsunuz gördük açılımın yozgatlıyı ve Türkiyeyi ne hale getirdiğini..
Subutay Koç -- 12.12.2009 19:43
Cengizhan TÜRKÖNE
KİMDİ “ONLAR” ?
ONLAR Hayatlarını dâvâları için sebil ettiler...Tarihteki isimsiz kahramanları temsil ettiler...İnançlarına bağlı, Tûran illerine sevdalıydılar...“Türkiye” denince kalpleri bir başka çarpardı...Yüreklerinde hep vatan ve bayrak aşkı vardı...Türk’e muhabbeti İslam’a hürmet bildiler...Gönül mimarlarının rahlesinde gerçek aşkı buldular... Ve her zaman “Ülkü denen nazlı gelin”e sâdık kaldılar... Taş medreselerin Yusuf yüzlü mazlumları,hayatlarının baharında “Eylül’ü” yaşadılar...Fırtınalı yılların toz-duman ortamında bu idealist gençlerden bir kısmı, şehâdet güllerinin derildiği bahçelerde dünya misafirliğini tamamladılar... Delikanlı çağında Hakk’a yürüdüler... Musalla taşına konup namazları kılınırken, “ Er kişi niyetine” tekbir alan her kişi, onların tam manâsıyla “Er kişi” olduklarını çok iyi biliyordu... ONLAR, nefretin kucağına oturmayıp, muhabbetin ocağını tüttürdüler... Ergenekon’dan yola çıkan “Oğuz Karahan nesli” olarak Mekke’nin Tevhid nûrunda yıkandılar...Gece vakti batmayan güneşi, secdede buldular... Kimi zaman Yunus, kimi zaman Yavuz oldular... ONLARr; fıtratlarının ve meşreplerinin gereğini yerine getirip, “Yüce dileğe doğru” yola çıktılar... “Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz” diyerek hedefe doğru vakur adımlarla yürüdüler... ONLAR, en olumsuz şartlarda bile firûze sevdalarını âşikâr ettiler; kimi zaman tek başlarına kaldılar ama, hak bildikleri yolda yalnızlığın asâletini yaşadılar... “ VAKTİ GELMİŞ DÖKÜLÜR, YEL NEYLESİN GAZELİ” şarkısının zamanı anlattığı, ılık sabah meltemlerinin yerine sonbaharın serin ve sert rüzgârlarının esmeye başladığı, sararmış yaprakların dallarından bir bir kopup aslına rücû ettiği her hazan mevsiminde; hayattayken destanlaşan “Eylül’ün Kırdığı Gül”leri, “Soylu atlara binip giden” o güzel insanları, onların mazlum ve mağdurken mahkum olan dâvâ arkadaşlarını, “hor, öksüz ve büyük” olan dâvâlarını anlatmayı ve o idealist yiğitleri yâdetmeyi; mutlaka ifâ edilmesi gereken, ihmâli aslâ mümkün olmayan bir vazife bilirim...
ONLAR; “Gayesiz bir hayatın, manâsız bir kelimeden ne farkı vardır” düşüncesiyle, hayatlarını İ’lây-ı Kelimetullah davasına adayan, “Kanımız aksa da zafer İslâm’ın” diyerek “Bir Hilâl uğruna” gurûb eden güneşlerdi... “Hubb-ül vatan minel iman” (Vatan sevgisi imandandır) diye buyuran İki Cihan Serveri’nin mukaddes dâvâsının karasevdalısıydılar... ONLAR, “Vatanımın ha ekmeğini yemişim, ha uğrunda kurşun” diyerek; vatana can, bayrağa kan veren muzdarip bahtiyarlardı..... Onlar; sahte hakikatlerin sayısız yalanları yerine, Mutlak Hakikat’in sönmeyen nurundan ilham alarak küfrün karanlığını İslam güneşiyle aydınlığa tedvir etme cehdi ve aşkı içinde “Çağrımız İslâm’da dirilişedir” diye cihana seslenen, “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”ni “cihad” ruhuyla yorumlayarak, Anadolu yaylasından dün olduğu gibi bugün de ayağa kalkacak bir hareketin insanlığı yeniden iman çağına ulaştıracağına ve bu göreve Türk Milleti’nin memur edildiğine inanan bir düşüncenin temsilcileriydiler... ONLAR; ihtişamlı bir medeniyetin inşâsı için besmele çekip zora talip olan, mücadelenin iman, sabır ve çileyle yoğrulması gerektiğine inanan, “zaferle değil seferle yükümlü olduklarını” bilen, “Tanrı Dağı kadar Türk, Hıra Dağı kadar Müslümanız” diyen Alperenler olarak; tabutluklardan başlayıp idam sehpalarına kadar uzanan bir hayata tâlip oldular, gençliklerini yaşamadan en güzel yıllarını zindanlarda, hücrelerde geçirdiler... “Yusûfiye” denilen çilehânelerde yeni bir ruh ve aşk potansiyeli idrak edip, nefs terbiyesini tamamladılar... ONLAR, vatanda gurbeti yaşarken bile milletin derdiyle Mecnun oldular... Telli duvaklı bir sevgilinin değil, “Bir Güzel Ülkü”nün peşinden gittiler, tarihe yeni kahramanlar armağan edip, hüzünle umudu birlikte çivilediler gözlerimize... ONLAR; inandıkları dâvâ için şehâdet şerbetini içtiler... “Yaslı, yaralı Türklerin” bağımsızlıklarına kavuşmalarını göremeseler de, onların hayallerinde “Esir Türk illerinin hürriyet mücadelesi” çok önceden neticelenmiş, “Güzel Türkistan senge ne oldu” diye haykırırlarken bile mübârek Gökbayrak çoktan zafer burçlarına çekilmiş, Kafkaslardan esen yellerle Karadeniz çırpınırken “Yeni bir Türk Asrı”nın doğacağına gönülden inanmışlardı...ONLAR; “...öğretilmemiş, tevârüs edilmiş bir asâletin emriyle; gâhi kızılcık, gâhi keder, gâhi sabır, gâhi ecel şerbeti içtiler de, bir dem olsun kan tükürmediler...” ONLAR; emdiği sütün, içtiği suyun, yediği ekmeğin, bastığı toprağın, astığı bayrağın hakkını verebilmek için ateşten gömlek giyen, “Türklük bedenimiz, İslâmiyet ruhumuzdur” diyen, ideâllerini “Gül” yüzlü tebessümlere yaslayan, düşlerini besmeleli sevdâlarla besleyen, hayâllerini Türk Dünyası’yla süsleyen ideâlistlerdi… ONLAR; hayatlarını Hakk’a göre tanzim eden, muhabbetleri de, nefretleri de Türk-İslâm Ülküsü’ne göre şekillenen Alperenlerdi... Süfli sevdâlar onların gönlünde aslâ yer bulamadı... Basit dünyevi hesaplar ve menfaatler için ideallerini rafa kaldırmadılar... Kalbini ve beynini hiç bir zaman midelerinin emrine vermediler... ONLAR; “Nefsini yularla güdenlerdendi”, yularını nefsinin eline verenlerden olmadılar... Allah’a hakkıyla kul oldukları için, kula kulluk etmediler... ONLAR, “ Şerefle kaybedilen dâvânın üzüntüsü bir gün sürer, şerefsizce kazanılan makam ve mevkinin zilleti bir ömür boyu devam eder” diyen koç yiğitlerdi...ONLAR; Efendimiz’in “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadisini serlevha ettikleri için zulme ve haksızlığa rıza göstermediler... “Mazlumlara karşı izzetli ve merhametli, zâlimlere karşı da onurlu ve kuvvetli” oldular... “Kadife eldiven içindeki çelik yumruk” diye târif edildiler... Hakkın sevdasıyla zamana ve mekana meydan okudular... Makâma, şöhrete ve servete itibar etmediler... “O’nu bulan neyi kaybetmiştir ki, O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki” anlayışının müntesibiydiler... ONLAR; idealleri öldürülen bir milletin önce zihnen, sonra da cismen küçüleceğini biliyorlardı... Bu sebeple şahsi ideallerin değil, milli mefkûrelerin peşinde koştular... ONLAR’ın lügâtlerinde köşe dönmek,şaibeli ihale almak,rüşvet almak,haraç almak,vebâl almak yoktu;Gönül almak, duâ almak, şan ve şeref almak vardı... ONLAR’ın, gayri meşrû edinilmiş malları, haram üzerine binâ edilmiş mülkleri ve alın teri değmemiş bol sıfırlı banka hesapları yoktu ama, dünya nizâmını tesis etmek gibi bir ülküleri, Tûran denen mukaddes mefkûreleri ve Türk Milleti’ni “Ufukların Efendisi” yapacak Kızılelmaları vardı... ONLAR; Türk Milleti’nin muhteşem mâzisini daha mükemmel bir istikbâle bağlayacak olan köprünün temellerine kendi bedenlerini toprak yaptılar, taş yaptılar, böyle ulvi bir gâyenin hizmetinde taş-toprak olarak bulunmayı en büyük şeref saydılar... ONLAR Türk-İslam Dâvâsı için taş oldular, gözlerde yaş oldular, çileyle gardaş oldular, ama alçaklarla asla yoldaş olmadılar... “Galiba hilkat, onların kumaşını bayrakların kumaşıyla birlikte dokumuş, hamurlarını ALLH’a adanan kınalı kurbanlık koçların hamuruyla yoğurmuş, sütlerini haysiyet ve feragatin imbiğinden geçirmişti; onun için “maznun” iken de, “mahpus” iken de, “mağdur” iken de hep güzel kaldılar...” ONLAR; millet kültürü üzerine kurulacak bir devletin Devlet-i Ebed Müddet olacağını, milletle bütünleşmeyen, milleti yok sayan, millete ters düşen yapılanmaların uzun ömürlü olmayacağını bilen tarih şuurunun sahibiydiler... ONLAR, mâziyi sâhiplenip, hâli kucaklayarak, istikbâle milletimizin mührünü vurmak isteyen yerli düşüncenin temsilcileriydiler, Batılı değerlerin taşeronluğuna hiç ama hiç soyunmadılar; çünkü onlar TÜRK’tü, Jöntürk değildi... ONLAR; dinimizle, dilimizle, tarihimizle, milli kimliğimizle kemâl bulan; kültür ve medeniyetlerin rûhi temellerinin inanç, içtimâi temellerinin ise bu inanca bağlı ahlâk nizâmı olduğunu çok iyi bilen, “Dışı pırıl pırıl Türk,içi alev alev İslâm;içi dışına hâkim,dışı içine köle”olan“ÜLKÜCÜLER”di… ONLAR; yiğitliklerinin bedelini canlarıyla ödeyip, kendi tarihlerini kanlarıyla yazan, bir kaç damla gözyaşına okyanusları sığdıran,“Yiğit bir kere ölür, korkak bin kere” diyerek ölümle dost olmuş gönül erleriydiler... ONLAR, çelik bilekliydiler, çatal yürekliydiler, mertlik sembolüydüler, gani gönüllüydüler... ONLAR, mübârek ecdâdımız Yavuz Sultan Selim Han gibi “Cesâret insanı zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık da ölüme götürür” diyen ve akıncılar çağından günümüze kalan son Osmanlıydılar.... ONLAR; urganlı şafaklardan nurlu basamaklara mütebessim bakışlarla yol bulup, âhiret’e gülümseyip giderken bizleri ağlatan, ruhlarındaki sükûneti yüzlerine yansıtan, hayatlarını hesap günü kazançlı çıkmak için tanzim eden, dünyevi kazanç ve kayıpları önemsemeyen, Cenâb-ı Hakk’ın ve Kainatın Solmayan Gülü’nün sevdasıyla son yolculuklarına “Bir gül bahçesine girercesine” çıkan yiğitlik âbidesiydiler... ONLAR; bir duâ yüceliğindeki, bir duygu inceliğindeki, bir sülüs hat zarafetindeki ulvi ideâllerin, Ocak’ta yanıp, Eylül’de donan bâki hayâllerin, Taş Medrese’lerin acısıyla hemhâl olan, çilesiyle kemâl bulan münzevi melâllerin sessiz çığlıklarını yüreklerine saplayan, mukaddes ülkülerin nûrâni güzelliklerini kalplerinde saklayan “Îmân ile, erdem ile, aşk ile / İnsanlığı kenetleyen bağdılar”… ONLAR, vezinsiz bir dünyada yaşayan, fakat hayatın “Gül” kokulu kafiyesi olmak isteyen, İ’lây-ı Kelimetullah dâvasına olan sadakât fermânını kanlarıyla imzalayıp, canlarıyla mühürleyen “Bir aşılmaz dağdılar”… ONLAR; sonbaharın mecâlsiz bıraktığı mihrican vurgunu yemiş yapraklar misâli sararıp solmadılar, baharı yaşarken inancını bir kuvvet iksiri gibi ruhuna doldurup, ülkenin de bu inanç iklimini soluklamasını istedikleri için gök ekinken solduruldular… ONLAR, aşklarına ve yeminlerine her zaman sâdık kaldılar... ONLAR, pervane misali ateşe korkmadan atıldılar…. ONLAR, Kıble’den doğan güneşi ufuk çizgisinde buldular… Onlar, en karanlık devirlerde bile gönülleri ışıtan müjdeli bir şafak oldular...
ONLAR; sistemin bekçiliğini yapmadılar, dâvâlarının gereğini ifâ ettiler... Birileri onlar adına ihâle almış olsalar bile; onlar sistemin sistemsizliğini sorguladılar, zulüm düzenine karşı kavga verdiler... “Bu düzen batmaz ise bu vatan batacaktır”, “Kavgamız vurguncu düzenedir” dedikleri için, beşeri doktrinleri aşıp Nizâm-ı Âlem Ülküsü’nü savundukları için, sistemin hâkimlerinin hâdimleri olmadıkları için, çizmeyi aşıp “çok oldukları” için mimlendiler, zulme uğradılar, haklarında idam kararları verildi... ONLAR; mevcut sisteme alternatif olacak “gölgesiz ve lekesiz bir adalet nizâmı” savunurken, köhnemiş bir düzene çekidüzen vermenin ya da düzenin bir parçası olmanın düzenbazlık olduğunu çok iyi bilecek ferâset ve basiret sahibiydiler.. Bu sebeple egemen irâdenin “tehdit sıralamasında” her zaman “tehlikeli” sayıldılar... ONLAR; aynı yağmurda ıslandığımız, aynı sevgiden beslendiğimiz, aynı duygularla seslendiğimiz, aynı mâziye yaslandığımız, aynı karda kışta, soğukta şehit omuzladığımız, aynı acıları ve sevinçleri paylaştığımız, gençliğini yaşamadan ihtiyar olan, ama sistemin adamı olmayan, inandığı gibi yaşamayı refah içinde yaşamaya tercih eden; çileyle, işkenceyle, zulümle, kanla canla, zindanla imtihana çekilen, “...bile bile aldanan, kaybettiğine değil aldatıldığına yanan, hesabı gülümseyerek imzalayan...”, kimi zaman “Yatağına kırgın” akan ya da akıtılan, “aldatıldığını ve kullanıldığını anladığı için yaralı ve muğber” olan, ama aslâ me’yûs olmayan, “Alnında nâmus lekesi” taşımayan, çehrelerinde secde izi parlayan dâvâ adamıydılar... ONLAR; yüreğimizin en mutena köşelerine oturttuğumuz, bâzen tarifsiz bir heyecan içinde, bâzen âh ederek, bâzen de kalbimize derin bir hüzün çökerek yâd ettiğimiz, dokunaklı hatıraları gönlümüze dokundukça ağlamaklı olduğumuz, anılarımızın, gençlik yıllarımızın, uykusuz gecelerimizin, fikir çilemizin, kutsi ideallerimizin, en güzel hayallerimizin ortağı olan, dünyevi gailelerden âzâde, ferâgat ve fedakarlıkta zirveyi tutmuş, bencilliğe, ihtirasa, şöhrete ve servete meyletmeyen mahzun ve mağdur bir nesildi...
ONLAR’ın imânından,
vatanseverliğinden, dürüstlüğünden, samimiyetinden hiç kimsenin şüphesi yoktu... ONLAR; “...bir ekmeği bölüşen, bir battaniyeyi, bir endişeyi, bir ümidi paylaşan, ölümle hayat arasındaki ince çizgide hayatla veya ölümle cilveleşen...” yiğitlerdi...
ONLAR; hançeremizi yırtarcasına söylediğimiz kahramanlık türküleriyle ve mehter marşlarıyla coştuğumuz, Kerkük’te Ata Hayrullah, Azerbaycan’da Şehriyâr, Kırım da Mustafa Cemiloğlu, Doğu Türkistan’da Osman Batur olduğumuz, kimi zaman Çin sarayını basan Kürşad’la, kimi zaman Ötüken’deki yiğitler yiğidi Oğuz Han’la, kimi zaman Malazgirt Meydanı’nda Alpaslan’la, kimi zaman İstanbul surlarında Ulubatlı Hasan’la, Çaldıran’da Yavuz Sultan Selim Han’la, Mohaç’ta, Kanuni Sultan Süleyman’la, Bağdat’ta Genç Osman’la, Tuna boylarında akıncı beyleriyle özdeşleştiğimiz ve Türk tarihini ruhumuzda yeniden yaşattığımız serdengeçtilerdi... ONLAR; “değişim” (!?) icâd olup, mertlik bozulmadan önce; Şeyh Sâdi’nin “Dünya bir metâ değil ki, niza’a değsin” sözünü hayat felsefesi yapmışlardı... Dünya nimetleri karşısında eğilmemişler, bükülmemişler “ Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi” diyen Yunus Emre gibi gönül sultanlarını rehber edinmişlerdi... “Bir devrin delikanlıları” diye de tabir edilen bu Alperenler; “Asım’ın Nesli” de oldular, “Beyaz Zenci” de oldular, “Yusûfiyeli” de oldular, ama asla düzene payanda olmadılar... Milli değerlerimizin, kültürümüzün ve Türk Kimliği’nin savunucusu oldular, yaşatmayı yaşamaya tercih ettiler... Zamana teslim olmamak, zamanı teslim almak için mücadele verdiler... ONLAR, Hakk için yola çıktılar, yoldan çıkmadılar... ONLAR; ALLAH’tan başkasına minnet etmediler... Eylül’deki hüznü, çileyi, yalnızlığı ve ihaneti yaşadılar, fakat inançlarını ve ideallerini kat’iyyen inkâr etmediler... ONLAR; beşeri ihtiraslar ve dünyevi menfaatler için başkalaşım geçirmediler... ONLAR; mâlum odaklara şirin gözükmek ve menhûs mahfillere yaranmak adına mefkûrelerine gölge düşürmediler, itibarlarını zedeletmediler... ONLAR; mevsimlik idealist, sentetik milliyetçi, seyyar kıbleli muhafazakâr ve fason dâvâ adamı olmadılar... ONLAR; fikir, şuur ve hareket birlikteliğinin idrâkini yaşarken, önce “adam” sonra “dâvâ adamı” olan, ne adamlığını ne de dâvâsını kaybetmeyen Eylül darbesi yemiş destan kahramanlarıydı... ONLAR, birilerinin müsaade ettiği kadar milliyetçilik yapmayı, zinde güçlerin izin verdikleri nispette inançlı olmayı kabul etmeyen; kalemi, kelâmı ve selâmı Kıble’ye dönük olan, gönlü Türk Dünyası’nı kucaklayan, kalbi Türkiye için çarpan Ülkü devleriydi.. ONLAR; resmi bir paragrafta nesne olmaktansa, sivil bir cümlede özne olmayı tercih eden, inandıkları yolda dimdik yürüyen, kırılmayı göze alan, fakat hiç bir zaman bükülmeyen yiğitlik âbideleriydi... ONLAR, başı dik, alnı ak, sevdâsı Hakk olan güzel insanlardı...
ONLAR, “Kevser akan, “Gül” kokan” kahramanlardı...
ONLAR, “Türk Dünyası”na sevdâlı gönüllerdi...
ONLAR, “Eylül’ün Kırdığı Gül”lerdi...
ONLAR, Türk’ün yürek sesiydi...
ONLAR, Türkiye’nin beşik kertmesiydi...
ONLAR, idealizmin son efsânesiydi...
ONLAR, Anadolu’nun alın teriydi... ONLAR, “Bu Ülke”nin “yerli”leriydi...
ONLAR, bize “Eylül”den değil, “Ocak”tan yâdigârdı... ONLAR, “Bizim çocuklar”dı...
DR. Mehmet GÜNEŞ.
Cengizhan TÜRKÖNE -- 12.12.2009 15:05

SERBEST KÜRSÜ'YE GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI

 
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 45 45