BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 20.01.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
210
Dün
:
4936
Toplam
:
13337349

Adı Soyadı
E-Posta
Konu
Mesajınız

DENİZ ERDEM e
bilyorum gene yazdığım yazıya tepki göstereceksiniz ama doğruyu söylemenin bir erdem olduğu bilincindeyim.ancak emeğe de saygılı olunmasından yanayım.sevgli deniz erdem "HER ÜLKÜCÜNÜN OKUMASI GEREKEN BİR YAZI" adı altında açılan foruma MAZLUM VE MAHSUN BİR NESİL" başlığı ile Dr Mehmet GÜNEŞ tarafından kaleme alınan yazıyı kopyala yapıştır mantığı ile burada biz okurlarla paylaşırken yazarında adını yazmanı isterdim,ki yazarı hakkında bilgimiz olsun.meraklıları için linki ben vereyim bari.yani yazının orjinali için
http://www.ulku-ocaklari.com/ulkuculuk-ve-ulku-ocaklari/her-ulkucunun-okumasi-gereken-bir-yazi-2198.html

saygılarımla..
ekşi_sözlük -- 2009-03-03 12:52
Yazık Bu Şehire
uyann yozgatlım o kadar vekil bu Yozgata ne verdi de ne yüzle yerel secimlerde oy istiyorlar..
yağmur -- 2009-03-02 23:13
akp boş bomboşşşş, artık bazı gerçekleri görün lütfennn
can dost -- 2009-03-02 11:39
TÜRK DEVLETİ EBEDİYEN YAŞAYACAKTIR
Hayatlarını dâvâları için sebil ettiler... Tarihteki isimsiz kahramanları temsil ettiler... İnançlarına bağlı, Tûran illerine sevdalıydılar... “Türkiye” denince kalpleri bir başka çarpardı...Yüreklerinde hep vatan ve bayrak aşkı vardı...Türk’e muhabbeti İslam’a hürmet bildiler... Gönül mimarlarının rahlesinde gerçek aşkı buldular... Ve her zaman “Ülkü denen nazlı gelin”e sâdık kaldılar... Taş medreselerin Yusuf yüzlü mazlumları, hayatlarının baharında “Eylül’ü” yaşadılar... Fırtınalı yılların toz-duman ortamında bu idealist gençlerden bir kısmı, şehâdet güllerinin derildiği bahçelerde dünya misafirliğini tamamladılar... Delikanlı çağında Hakk’a yürüdüler... Musalla taşına konup namazları kılınırken, “ Er kişi niyetine” tekbir alan her kişi, onların tam manâsıyla “Er kişi” olduklarını çok iyi biliyordu...
Onlar, nefretin kucağına oturmayıp, muhabbetin ocağını tüttürdüler... Ergenekon’dan yola çıkan “Oğuz Karahan nesli” olarak Mekke’nin tevhid nûrunda yıkandılar... Gece vakti batmayan güneşi, secdede buldular... Kimi zaman Yunus, kimi zaman Yavuz oldular... Onlar; fıtratlarının ve meşreplerinin gereğini yerine getirip, “Yüce dileğe doğru” yola çıktılar... “Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz” diyerek hedefe doğru vakur adımlarla yürüdüler... Onlar, en olumsuz şartlarda bile firûze sevdalarını âşikâr ettiler; kimi zaman tek başlarına kaldılar ama, hak bildikleri yolda yalnızlığın asâletini yaşadılar...
“ Vakti gelmiş dökülür, yel neylesin gazeli” şarkısının zamanı anlattığı, ılık sabah meltemlerinin yerine sonbaharın serin ve sert rüzgârlarının esmeye başladığı, sararmış yaprakların dallarından bir bir kopup aslına rücû ettiği her hazan mevsiminde; hayattayken destanlaşan “Eylül’ün Kırdığı Gül”leri, “Soylu atlara binip giden” o güzel insanları, onların mazlum ve mağdurken mahkum olan dâvâ arkadaşlarını, “hor, öksüz ve büyük” olan dâvâlarını anlatmayı ve o idealist yiğitleri yâdetmeyi; mutlaka ifâ edilmesi gereken, ihmâli aslâ mümkün olmayan bir vazife bilirim... Kimdi “Onlar” ?
Onlar; “Gayesiz bir hayatın, manâsız bir kelimeden ne farkı vardır” düşüncesiyle, hayatlarını İ’lây-ı Kelimetullah davasına adayan, “Kanımız aksa da zafer İslâm’ın” diyerek “Bir Hilâl uğruna” gurûb eden güneşlerdi... “Hubb-ül vatan minel iman” (Vatan sevgisi imandandır) diye buyuran İki Cihan Serveri’nin mukaddes dâvâsının karasevdalısıydılar... Onlar, “Vatanımın ha ekmeğini yemişim, ha uğrunda kurşun” diyerek; vatana can, bayrağa kan veren muzdarip bahtiyarlardı.....
Onlar; sahte hakikatlerin sayısız yalanları yerine, Mutlak Hakikat’in sönmeyen nurundan ilham alarak küfrün karanlığını İslam güneşiyle aydınlığa tedvir etme cehdi ve aşkı içinde “Çağrımız İslâm’da dirilişedir” diye cihana seslenen, “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”ni “cihad” ruhuyla yorumlayarak, Anadolu yaylasından dün olduğu gibi bugün de ayağa kalkacak bir hareketin insanlığı yeniden iman çağına ulaştıracağına ve bu göreve Türk Milleti’nin memur edildiğine inanan bir düşüncenin temsilcileriydiler...
Onlar; ihtişamlı bir medeniyetin inşâsı için besmele çekip zora talip olan, mücadelenin iman, sabır ve çileyle yoğrulması gerektiğine inanan, “zaferle değil seferle yükümlü olduklarını” bilen, “Tanrı Dağı kadar Türk, Hıra Dağı kadar Müslümanız” diyen Alperenler olarak; tabutluklardan başlayıp idam sehpalarına kadar uzanan bir hayata tâlip oldular, gençliklerini yaşamadan en güzel yıllarını zindanlarda, hücrelerde geçirdiler... “Yusûfiye” denilen çilehânelerde yeni bir ruh ve aşk potansiyeli idrak edip, nefs terbiyesini tamamladılar... Onlar, vatanda gurbeti yaşarken bile milletin derdiyle Mecnun oldular... Telli duvaklı bir sevgilinin değil, “Bir Güzel Ülkü”nün peşinden gittiler, tarihe yeni kahramanlar armağan edip, hüzünle umudu birlikte çivilediler gözlerimize...
Onlar; inandıkları dâvâ için şehâdet şerbetini içtiler... “Yaslı, yaralı Türklerin” bağımsızlıklarına kavuşmalarını göremeseler de, onların hayallerinde “Esir Türk illerinin hürriyet mücadelesi” çok önceden neticelenmiş, “Güzel Türkistan senge ne oldu” diye haykırırlarken bile mübârek Gökbayrak çoktan zafer burçlarına çekilmiş, Kafkaslardan esen yellerle Karadeniz çırpınırken “Yeni bir Türk Asrı”nın doğacağına gönülden inanmışlardı... Onlar; “...öğretilmemiş, tevârüs edilmiş bir asâletin emriyle; gâhi kızılcık, gâhi keder, gâhi sabır, gâhi ecel şerbeti içtiler de, bir dem olsun kan tükürmediler...”
Onlar; emdiği sütün, içtiği suyun, yediği ekmeğin, bastığı toprağın, astığı bayrağın hakkını verebilmek için ateşten gömlek giyen, “Türklük bedenimiz, İslâmiyet ruhumuzdur” diyen, ideâllerini “Gül” yüzlü tebessümlere yaslayan, düşlerini besmeleli sevdâlarla besleyen, hayâllerini Türk Dünyası’yla süsleyen ideâlistlerdi… Onlar; hayatlarını Hakk’a göre tanzim eden, muhabbetleri de, nefretleri de Türk-İslâm Ülküsü’ne göre şekillenen Alperenlerdi... Süfli sevdâlar onların gönlünde aslâ yer bulamadı... Basit dünyevi hesaplar ve menfaatler için ideallerini rafa kaldırmadılar... Kalbini ve beynini hiç bir zaman midelerinin emrine vermediler... Onlar; “Nefsini yularla güdenlerdendi”, yularını nefsinin eline verenlerden olmadılar... Allah’a hakkıyla kul oldukları için, kula kulluk etmediler... Onlar, “ Şerefle kaybedilen dâvânın üzüntüsü bir gün sürer, şerefsizce kazanılan makam ve mevkinin zilleti bir ömür boyu devam eder” diyen koç yiğitlerdi...
Onlar; Efendimiz’in “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadisini serlevha ettikleri için zulme ve haksızlığa rıza göstermediler... “Mazlumlara karşı izzetli ve merhametli, zâlimlere karşı da onurlu ve kuvvetli” oldular... “Kadife eldiven içindeki çelik yumruk” diye târif edildiler... Hakkın sevdasıyla zamana ve mekana meydan okudular... Makâma, şöhrete ve servete itibar etmediler... “O’nu bulan neyi kaybetmiştir ki, O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki” anlayışının müntesibiydiler...
Onlar; idealleri öldürülen bir milletin önce zihnen, sonra da cismen küçüleceğini biliyorlardı... Bu sebeple şahsi ideallerin değil, milli mefkûrelerin peşinde koştular... Onların lügâtlerinde köşe dönmek, şaibeli ihale almak, rüşvet almak, haraç almak, vebâl almak yoktu; gönül almak, duâ almak, şan ve şeref almak vardı... Onların, gayri meşrû edinilmiş malları, haram üzerine binâ edilmiş mülkleri ve alınteri değmemiş bol sıfırlı banka hesapları yoktu ama, dünya nizâmını tesis etmek gibi bir ülküleri, Tûran denen mukaddes mefkûreleri ve Türk Milleti’ni “Ufukların Efendisi” yapacak Kızılelmaları vardı...
Onlar; Türk Milleti’nin muhteşem mâzisini daha mükemmel bir istikbâle bağlayacak olan köprünün temellerine kendi bedenlerini toprak yaptılar, taş yaptılar, böyle ulvi bir gâyenin hizmetinde taş-toprak olarak bulunmayı en büyük şeref saydılar... Onlar Türk-İslam Dâvâsı için taş oldular, gözlerde yaş oldular, çileyle gardaş oldular, ama alçaklarla asla yoldaş olmadılar... “Galiba hilkat, onların kumaşını bayrakların kumaşıyla birlikte dokumuş, hamurlarını Allah’a adanan kınalı kurbanlık koçların hamuruyla yoğurmuş, sütlerini haysiyet ve feragatin imbiğinden geçirmişti; onun için “maznun” iken de, “mahpus” iken de, “mağdur” iken de hep güzel kaldılar...”
Onlar; millet kültürü üzerine kurulacak bir devletin Devlet-i Ebed Müddet olacağını, milletle bütünleşmeyen, milleti yok sayan, millete ters düşen yapılanmaların uzun ömürlü olmayacağını bilen tarih şuurunun sahibiydiler... Onlar, mâziyi sâhiplenip, hâli kucaklayarak, istikbâle milletimizin mührünü vurmak isteyen yerli düşüncenin temsilcileriydiler, Batılı değerlerin taşeronluğuna hiç ama hiç soyunmadılar; çünkü onlar Türk’tü, Jöntürk değildi... Onlar; dinimizle, dilimizle, tarihimizle, milli kimliğimizle kemâl bulan; kültür ve medeniyetlerin rûhi temellerinin inanç, içtimâi temellerinin ise bu inanca bağlı ahlâk nizâmı olduğunu çok iyi bilen, “Dışı pırıl pırıl Türk, içi alev alev İslâm; içi dışına hâkim, dışı içine köle” olan “Ülkücüler”di…
Onlar; yiğitliklerinin bedelini canlarıyla ödeyip, kendi tarihlerini kanlarıyla yazan, bir kaç damla gözyaşına okyanusları sığdıran, “Yiğit bir kere ölür, korkak bin kere” diyerek ölümle dost olmuş gönül erleriydiler... Onlar, çelik bilekliydiler, çatal yürekliydiler, mertlik sembolüydüler, gani gönüllüydüler... Onlar, mübârek ecdâdımız Yavuz Sultan Selim Han gibi “Cesâret insanı zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık da ölüme götürür” diyen ve akıncılar çağından günümüze kalan son Osmanlıydılar....
Onlar; urganlı şafaklardan nurlu basamaklara mütebessim bakışlarla yol bulup, âhirete gülümseyip giderken bizleri ağlatan, ruhlarındaki sükûneti yüzlerine yansıtan, hayatlarını hesap günü kazançlı çıkmak için tanzim eden, dünyevi kazanç ve kayıpları önemsemeyen, Cenâb-ı Hakk’ın ve Kainatın Solmayan Gülü’nün sevdasıyla son yolculuklarına “Bir gül bahçesine girercesine” çıkan yiğitlik âbidesiydiler...
Onlar; bir duâ yüceliğindeki, bir duygu inceliğindeki, bir sülüs hat zarafetindeki ulvi ideâllerin, Ocak’ta yanıp, Eylül’de donan bâki hayâllerin, Taş Medrese’lerin acısıyla hemhâl olan, çilesiyle kemâl bulan münzevi melâllerin sessiz çığlıklarını yüreklerine saplayan, mukaddes ülkülerin nûrâni güzelliklerini kalplerinde saklayan “Îmân ile, erdem ile, aşk ile / İnsanlığı kenetleyen bağdılar”… Onlar, vezinsiz bir dünyada yaşayan, fakat hayatın “Gül” kokulu kafiyesi olmak isteyen, İ’lây-ı Kelimetullah dâvasına olan sadakât fermânını kanlarıyla imzalayıp, canlarıyla mühürleyen “Bir aşılmaz dağdılar”…
Onlar; sonbaharın mecâlsiz bıraktığı mihrican vurgunu yemiş yapraklar misâli sararıp solmadılar, baharı yaşarken inancını bir kuvvet iksiri gibi ruhuna doldurup, ülkenin de bu inanç iklimini soluklamasını istedikleri için gök ekinken solduruldular… Onlar, aşklarına ve yeminlerine her zaman sâdık kaldılar... Onlar, pervane misali ateşe korkmadan atıldılar…. Onlar, Kıble’den doğan güneşi ufuk çizgisinde buldular… Onlar, en karanlık devirlerde bile gönülleri ışıtan müjdeli bir şafak oldular...
Onlar; sistemin bekçiliğini yapmadılar, dâvâlarının gereğini ifâ ettiler... Birileri onlar adına ihâle almış olsalar bile; onlar sistemin sistemsizliğini sorguladılar, zulüm düzenine karşı kavga verdiler... “Bu düzen batmaz ise bu vatan batacaktır”, “Kavgamız vurguncu düzenedir” dedikleri için, beşeri doktrinleri aşıp Nizâm-ı Âlem Ülküsü’nü savundukları için, sistemin hâkimlerinin hâdimleri olmadıkları için, çizmeyi aşıp “çok oldukları” için mimlendiler, zulme uğradılar, haklarında idam kararları verildi... Onlar; mevcut sisteme alternatif olacak “gölgesiz ve lekesiz bir adalet nizâmı” savunurken, köhnemiş bir düzene çekidüzen vermenin ya da düzenin bir parçası olmanın düzenbazlık olduğunu çok iyi bilecek ferâset ve basiret sahibiydiler.. Bu sebeple egemen irâdenin “tehdit sıralamasında” her zaman “tehlikeli” sayıldılar...
Onlar; aynı yağmurda ıslandığımız, aynı sevgiden beslendiğimiz, aynı duygularla seslendiğimiz, aynı mâziye yaslandığımız, aynı karda kışta, soğukta şehit omuzladığımız, aynı acıları ve sevinçleri paylaştığımız, gençliğini yaşamadan ihtiyar olan, ama sistemin adamı olmayan, inandığı gibi yaşamayı refah içinde yaşamaya tercih eden; çileyle, işkenceyle, zulümle, kanla canla, zindanla imtihana çekilen, “...bile bile aldanan, kaybettiğine değil aldatıldığına yanan, hesabı gülümseyerek imzalayan...”, kimi zaman “Yatağına kırgın” akan ya da akıtılan, “aldatıldığını ve kullanıldığını anladığı için yaralı ve muğber” olan, ama aslâ me’yûs olmayan, “Alınında nâmus lekesi” taşımayan, çehrelerinde secde izi parlayan dâvâ adamıydılar...
Onlar; yüreğimizin en mutena köşelerine oturttuğumuz, bâzen tarifsiz bir heyecan içinde, bâzen âh ederek, bâzen de kalbimize derin bir hüzün çökerek yâdettiğimiz, dokunaklı hatıraları gönlümüze dokundukça ağlamaklı olduğumuz, anılarımızın, gençlik yıllarımızın, uykusuz gecelerimizin, fikir çilemizin, kutsi ideallerimizin, en güzel hayallerimizin ortağı olan, dünyevi gailelerden âzâde, ferâgat ve fedakarlıkta zirveyi tutmuş, bencilliğe, ihtirasa, şöhrete ve servete meyletmeyen mahzun ve mağdur bir nesildi... Onların imânından, vatanseverliğinden, dürüstlüğünden, samimiyetinden hiç kimsenin şüphesi yoktu... Onlar; “...bir ekmeği bölüşen, bir battaniyeyi, bir endişeyi, bir ümidi paylaşan, ölümle hayat arasındaki ince çizgide hayatla veya ölümle cilveleşen...” yiğitlerdi...
Onlar; hançeremizi yırtarcasına söylediğimiz kahramanlık türküleriyle ve mehter marşlarıyla coştuğumuz, Kerkük’te Ata Hayrullah, Azerbaycan’da Şehriyâr, Kırım da Mustafa Cemiloğlu, Doğu Türkistan’da Osman Batur olduğumuz, kimi zaman Çin sarayını basan Kürşad’la, kimi zaman Ötüken’deki yiğitler yiğidi Oğuz Han’la, kimi zaman Malazgirt Meydanı’nda Alpaslan’la, kimi zaman İstanbul surlarında Ulubatlı Hasan’la, Çaldıran’da Yavuz Sultan Selim Han’la, Mohaç’ta, Kanuni Sultan Süleyman’la, Bağdat’ta Genç Osman’la, Tuna boylarında akıncı beyleriyle özdeşleştiğimiz ve Türk tarihini ruhumuzda yeniden yaşattığımız serdengeçtilerdi...
Onlar; “değişim” (!?) icâd olup, mertlik bozulmadan önce; Şeyh Sâdi’nin “Dünya bir metâ değil ki, niza’a değsin” sözünü hayat felsefesi yapmışlardı... Dünya nimetleri karşısında eğilmemişler, bükülmemişler “ Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi” diyen Yunus Emre gibi gönül sultanlarını rehber edinmişlerdi... “Bir devrin delikanlıları” diye de tabir edilen bu Alperenler; “Asım’ın Nesli” de oldular, “Beyaz Zenci” de oldular, “Yusûfiyeli” de oldular, ama asla düzene payanda olmadılar... Milli değerlerimizin, kültürümüzün ve Türk Kimliği’nin savunucusu oldular, yaşatmayı yaşamaya tercih ettiler... Zamana teslim olmamak, zamanı teslim almak için mücadele verdiler... Onlar, Hakk için yola çıktılar, yoldan çıkmadılar...
Onlar; Allah’tan başkasına minnet etmediler... Eylül’deki hüznü, çileyi, yalnızlığı ve ihaneti yaşadılar, fakat inançlarını ve ideallerini kat’iyyen inkâr etmediler... Onlar; beşeri ihtiraslar ve dünyevi menfaatler için başkalaşım geçirmediler... Onlar; mâlum odaklara şirin gözükmek ve menhûs mahfillere yaranmak adına mefkûrelerine gölge düşürmediler, itibarlarını zedeletmediler... Onlar; mevsimlik idealist, sentetik milliyetçi, seyyar kıbleli muhafazakâr ve fason dâvâ adamı olmadılar...
Onlar; fikir, şuur ve hareket birlikteliğinin idrâkini yaşarken, önce “adam” sonra “dâvâ adamı” olan, ne adamlığını ne de dâvâsını kaybetmeyen Eylül darbesi yemiş destan kahramanlarıydı...
Onlar, birilerinin müsaade ettiği kadar milliyetçilik yapmayı, zinde güçlerin izin verdikleri nispette inançlı olmayı kabul etmeyen; kalemi, kelâmı ve selâmı Kıble’ye dönük olan, gönlü Türk Dünyası’nı kucaklayan, kalbi Türkiye için çarpan Ülkü devleriydi..
Onlar; resmi bir paragrafta nesne olmaktansa, sivil bir cümlede özne olmayı tercih eden, inandıkları yolda dimdik yürüyen, kırılmayı göze alan, fakat hiç bir zaman bükülmeyen yiğitlik âbideleriydi...
Onlar, başı dik, alnı ak, sevdâsı Hakk olan güzel insanlardı...
Onlar, “Kevser akan, “Gül” kokan” kahramanlardı...
Onlar, “Türk Dünyası”na sevdâlı gönüllerdi...
Onlar, “Eylül’ün Kırdığı Gül”lerdi...
Onlar, Türk’ün yürek sesiydi...
Onlar, Türkiye’nin beşik kertmesiydi...
Onlar, idealizmin son efsânesiydi...
Onlar, Anadolu’nun alın teriydi...
Onlar, “Bu Ülke”nin “yerli”leriydi...
Onlar, bize “Eylül”den değil,
“Ocak”tan yâdigârdı...
Onlar, “Bizim çocuklar”dı...
TÜM YOZGAT İNSANINA SAYGILARIMLA
Deniz ERDEM
Deniz ERDEM -- 2009-03-02 01:29
YORUMSUZ
‘İSRAİL MALLARINI PROTESTO ETMEYİN’ GENELGESİ

01 Mart 2009 15:35
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki paneli terk etmesinin ardından Türkiye’de antisemitizmin artacağı kaygılarının dile getirildiği günlerde Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik bir genelge yayımladı Genelgede, Türkiye’de İsrail kökenli birçok uluslararası firma ve ürünlerine yönelik boykot çağrıları olduğunu anımsatan Çelik, “Okullarda bu olumsuz girişimlerin olmaması için gerekli tedbirleri alın” dedi. Çelik, şöyle devam etti: “Global ekonomik krizden etkilenmemek ve Gazze’de barış sürecini olumsuz etkilememek için, okullarımızda yukarıda belirtilen olumsuz girişimlerin olmaması için gerekli tedbirlerin alınmasını rica ederim.”
Bu haber cafesyaset.com da 62 kez okundu. Yorumlar Toplam 1 Yorum Yapılmış zeki karaarslan / 2009-03-01 21:09:39 sahte kahramanlar
nerdesiniz sahte davos kahramanları neden sesiniz çıkmıyor yola devam diye yorum yapsanıza.... MİLLİYETCİYİM ÜLKEMİ SEVİYORUM DİYENLERİN DİKKATİNE.
korkut -- 2009-03-01 22:42
göz boyama
ben kırşehirde ikamet ediyorum Yozgatıyım.Sn başbakan kırşehirdede vatandaşın hayrına yaptırdığı bir lisenin açılışını yapmıştır.Gittikleri her yerde daha önce açılan tesisleri tekrr acıyorlar kapanan tesisleri gören yok.Yozgat iki dönemdir 5-6 milletvekili göndermesine rağmen kalıcı gözle görülür bir yatırım varmı ben akdağlıyım bekir bozdağ ekranlarda dişlinin avukatlığını yapana kadar başbakanda dahil öğündükleri duble yol 6 yıldır duruyor yozgatta açılan fabrika yok kapanan var ona baksınlar lafla beygir gemisi yürümez demiş atalarımız bunlarınki göz boyama bana göre LÜTFULLAH KAYALARIN henüz 1 yılına bile yetişemediler 6 yılda laf ebeliği yapmasınlar Yozgatımızı layık olduğu yere getirsinler .
zeki çatar -- 2009-03-01 09:36
HER ilde acılıslar yapan tesisler kuran AKP yozgatta acebaaçılıs neden yapamadı yada kapattığı tek fabrikayı neden gündeme almadı, özelleştireceğgi şeker fabrikasnı neden söylemedi organize de acamadıkları istihdamı niye anlatmadı...Sizin siyasetiniz bukadar ama bizim derdimiz Yozgat hala AKP ninarkasında duranlar buhükümetin YOZGATIMIZA ne verdiğini de söylesede bilsek kuru lafla olmuyor icraat lazım..
Maliki -- 2009-02-28 20:46
NEYİN AÇILIRLARI!..
Sn. Başbakan bu hafta Yozgat a gelerek bir dizi açılışlarda bulundu. Ebette hzimet eden açılışını da yapabilir. Gelin görük ki, Türkiyenin başka yerlerinden TV leri izleyenler Yozgat a ne hizmetler yapılmış diyecekler!.. Ben Yozgat a geldim geleli var olduğunu bildiğim TOKİ ve Rehabilitasyon merkezinin açılışını yapmak neyin nesi? Hele hele açıkça parti mitingine gelirken resmi açılış süsü verilerek devletin helikopterini ve diğer aparatlarını kullanmak ne kadar ahlaki.. Adalet bunun neresinde?!..
Saygılar.
korkut çapar -- 2009-02-27 13:51
ekşi ye cevapp
ben gazi bilal konakçının abisi harun konakçı olarak ekşiye şunları söylemek istiyorum.sizin gibi, değil yaptığı işten insanlıktan bile nasibini almamış kişiler;bugün bu ülkede sabah yatağınızdan kalkıp gece rahat uyuyabiliyorsanız;eleştirdiğiniz bu kahraman insanlar sayesinde olmaktadır.onlar ki sizin hiçbir zaman anlayamacağınız karakterde insanlar olup gördüğünüz gibi yeri geldiğinde görevi uğruna,milleti uğruna canını hiçe sayarak bir an bile düşünmeden,tereddüt etmeden kendilerini feda edebilmektedirler.bizler bu vatanın asıl sahipleri olan şehit ve gazilerimize her zaman sahip çıkıp,sizin gibilerin ,saygısızlığına karşı dim dik ayakta duracağız...hiç bir zaman unutulmasın ki bu ülkede bir değil bin bilal vardır.bir bilal gider bin bilal onun yerine gelir.sen ekşi oldukça ,karşında bu vatanı canından öte seven,her zaman sahip çıkan polislerimizi,askerlerimizi ve milyonlarca vatan sevdalısı insanımızı karşında görmeye devam edeceksin...ben bilalin abisi olarak ,kendini bu toprakların güvenliğine adamış bir üniformalı olarak iki evladımla birlikte sizin gibi şehit ve gazilerimize saygısı olmayanlara karşı her zaman bu cennet vatana sahip çıkacağız.bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın...

harun konakçı-bilal konakçının abisi

















harun konakçı -- 2009-02-24 21:21
SÖZ KONUSU VATANSA GERİSİ TEFERRUATTIR
BU VATAN BİZİM

ZEKİ ÇATAR EKŞİ’YE TATLICA ÇATMIŞ
EKŞİNİN SÖZLERİ BANA BİR BAHTMIŞ
YETTİ ARTIK YÜKLENMEYİN EKŞİ KARDEŞE
SELAM OLSUN DESTEK VEREN HERKESE

SÜRÇ-İ LİSANMIDIR SAHİP ÇIKMAK
GAZİ’YE VE ŞEHİD’E
DUAMIZ EKSİK OLMASIN Kİ.
TERÖRİST GELSİN DİZE

ZEKİ KARDEŞ YOZGATLIDIR
BENSE URFALI
AL BAYRAK VARSA HER YER VATANDIR.
MADEM Kİ VATANDIR, KUTSALDIR HER TOPRAĞI.

BİZİ BİZE KIRDIRANLAR UTANSIN
BAŞARAMAYACAKLAR TÜRK’Ü BÖLMEYİ
ANDIMIZ VAR
GÖREV BİLDİK VATAN İÇİN ÖLMEYİ.

EKŞİ KARDEŞ SANA DOSTÇA SELAMLAR
VATAN İÇİN YAZAR BİZİM OZANLAR
KARDEŞ KARDEŞİN HALİNDEN ANLAR
ZEKİ BEYLE SON BULSUN SANA YAZANLAR
M.Fikret ÜNALAN/İZMİR
24.02.2009

MEHMET FİKRET ÜNALAN -- 2009-02-24 21:20
başarı
sayın yozgat gazetesi çalışanları
başbakanın yozgattaki mitingini trt2 de sizin verdiğiniz yayınla izledik birkez daha başarı örneği gösterdiniz. bir yozgatlı olarak sizinle gurur duyuyorum.
saygılarımla
gıyasettin yazarel -- 2009-02-24 15:19
YOZGAT IN HALİİİİ
AKP YOZGAT A ÖNEM VERSEYDİ ZAMANINDA YOZGAT A GELİR KONUŞMASINI YAPARDI O KADAR YOZGAT LI İNSANA ACIYORUM VAY HALİMİZE YOZGAT DİBİ BULMUŞ ARTIK YOZGAT TAN ADANM OLMAZ FABRİKA YOK İŞ YOK BURASI BİR GELİŞMİŞ KÖYDÜR ŞİMDİ AKP KONUŞMASINDA YOZGAT I BÖYLE YAPAYACAĞIM YOZGAT I ŞÖYLE YAPACAĞIM ÖNCE AKLINIZ NERDEYDİ SAYIN HEMŞERİLERİM, ŞİMDİYE KADAR AKP DEN NE GÖRDÜKDE DAHA SONRA NE GÖERECEĞİZ AKLINIZI BAŞINIZA ALIN
SELAHATTİN ACER -- 2009-02-24 14:22
EKŞİ YE TATLI CA
Tanrı dağlarından aştıkta geldik
Dağları erittik çıktıkta geldik
Nice düşmanları yıktıkta geldik
TÜRK tür bizim bilineki adımız

Anadolum ayrılamaz doğudan
Aslımız neslimiz OĞUZ Kayıdan
Boyumuz sorarsan BOZOK Boyundan Türk soyudur bilineki soyumuz

Doğudadır asıl benim oymağım
Bir bütündür taşı ile toprağım
DİCLE,FIRAT,ARAS nazlı ırmağım
TÜRK yurdudur bilineki yurdumuz

Vatan için gerekirse ölürüz
Bir ölür bin diriliriz büyürüz
Elde BAYRAK Vatan için yürürüz
TÜRK sözüdür bilineki sözümüz

DİYARBAKIR,YOZGAT,ELAZIĞ,BOLU
Yolumuz MEVLANA,YUNUSLAR yolu
KÜRTLER ile TÜRKLER bir ağaç kolu
TÜRK adıdır bilineki adımız

İSLAM ile alev olduk kor olduk
Aşık olduk YARADANA kul olduk
RESÜL`laha ümmet olduk yar olduk
TÜRK-İSLAM dır bilineki özümüz

Yedi düvel adımızdan korkacak
Yurdumun üstünden sönmez bu ocak
BAYRAK birdir oda AL NAZLI SANCAK
Bilineki BAYRAĞIMIZ birdir,birdir ANCAK

ZEKİ ÇATAR söyler bu gerçek sözü
YOZGAT lıdır kendi sevdadır özü
RABBİM ayırmasın VATAN dan bizi
VATAN sevdasıyla bitirdi sözün...
ZEKİ ÇATAR -- 2009-02-24 12:04
Yozgatlı Olmak
Bir Yozgatlı olarak meclise gittiğimde vekilimden fırça yemek istemiyorum. Ben Ankarada yaşasamda Yozgatlıyım diyorum. Hemeşerimi görünce bir sıkıntısı olunca çözmeye çalışıyorum. Ama yozgata gelip gitmek istesemde bu herzaman mümkün olmuyor. Bir işim için Sayın Mehmet Çiçeğin yanına gittim. Yediğim fırça yanında yalan söyleyen bir gn md yrd yanına gönderildim. Sayın vekillerim siz bize sahip çıkmazsanız çok kırılıyoruz. Ankarada yozgat kökenli vekil olmuyor mu? biz onlara oy vermiyor muyuz. Bence sitede siyasetçilerimiz sürekli değerlendirilmeli.
necdet -- 2009-02-23 11:29
Saygılı olmak
Değerli hemşerimiz bomba uzmanı Bilal Konakçı nın ağır yaralanması nedeniyle hassasiyetlerine saygı duyduğum ailesi ile ilgili gereksiz bir yorumda bulunan ekşl_sözlük rumuzlu yorumcuyu bende kınıyorum ve kendisini daha duyarlı olmaya davet ediyorum. Gazimiz için dualarımızı eksik etmeyelim. Allah tüm şehitlerimize rahmet eğlesin, tüm gazilerimize de acil şifalar diliyorum. Şehit ve gazi ailelerine de sabırlar diliyorum.
HATİCE ŞENALTAY -- 2009-02-21 16:56

SERBEST KÜRSÜ'YE GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI

 
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 45 45