BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 22.09.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
276
Dün
:
4633
Toplam
:
14478314
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Değerli okuyucular, Yozgat’ımızın tarihi ile ilgili yaptığım araştırmaları değişik makalelerimde sizinle paylaşırken şu akrabalığın farkına vardım. Çapanoğlu Mustafa Paşanın baş ustası Nağaş Simon, onun torunu Çapanoğlu Süleyman Bey’in hazinedarı Ohannes Aslanyan ve onunda torunu Mustafa Kemal paşaya Atatürk soyadını öneren Agop Martayan Dilaçar. Nereden nereye?

Bu üç değerli Ermeni yurttaşımızı bu yazımda kısaca sizlere tanıtacağım.

Nağaş Simon usta: . Babası Ömer ağadan sonra Yozgat’ı şehir yapan kişi Çapanoğlu Ahmet Paşadır. Ahmet Paşa (1730-1765) kendisine bir saray yaptırıyor. Çapanoğulları sarayının yapılmasında yalnızca Yozgat’tan değil, Yozgat’ın dışında Kayseri’den, Sivas’tan, Amasya’dan Rum ve Ermeni mimarlar ve ustalar getiriliyor. Bunların arasında büyük usta Nağaş Simon’un ayrı bir yeri var. Yozgat’taki hemen bütün ahşap ve taş işçiliklerini Nağaş Simon ve ailesi yapmışlar. 1779 da Çapanoğlu Mustafa Paşanın yaptırdığı Çapanoğlu Büyük Camiinin ki, bu cami İstanbul’daki Süleymaniye camisinin ikizidir. Bu muhteşem caminin iç mekân süslemeleri de Ermeni büyük usta Nağaş Simon usta tarafından yapılmış.

Mustafa Paşa, Nağaş Simon’un çalışmalarından çok memnun kalmış ve her zaman mükâfatlandırmıştı. Kendisine de küçük bir konak yapması için müsaade etmiştir ve yapılması da Mustafa Paşa tarafından sağlanmıştır. Bu konak ancak 1915 lere kadar ayakta kalabilmiştir. Konağın diğer Türk evleri gibi haremlik ve selamlık olarak iki girişi vardı. Çünkü Ermeni cemaati de Türkler gibi yaşıyordu. Nağaş Simon, Yozgat’ın içinde kendi konağını yaptıktan sonra Ermeni kız çocukların eğitimi içinde küçük bir meslek okulu ile küçük bir kilisede yapıyor. Kitaptaki okulun resmine bakıyorum sanki bizim Cumhuriyet mektebi.(Yazar’ın notu: Bu konuda bilgisine başvurduğum Yozgat’ın canlı tarihi Yılmaz Göksoy ağabeyim şu bilgileri verdi. “Bu okulun yeri şimdiki Anadolu Lisesinin olduğu yerdi ve kilisenin bahçesindeydi. Şimdi Bozok Üniversitesi Rektörlüğü olan Cumhuriyet Mektebine çok benzerdi. Sonraki ismi sanırım İsmet Paşa mektebiydi ve çok büyük bir müsamere salonu vardı. Kilisenin de çok güzel altın varaklı alçı süslemeleri vardı. Kilise yıkılınca bu süslemeler şimdi Hükümet Binasının olduğu yerdeki çayevinin olduğu yerde bulunan sinema binasında kullanılmıştı. Bu sinema 1920 li yıllarda belediye tarafından yaptırılmıştı.”)

1852 tarihinde torunu Ohan (Ohannes) çorbacı (Aslanyan) sadece kız öğrenciler için yapılan bu okulu yenilemiş ve büyüterek üstüne bir kat daha ilave etmiş. O zamanlar diğer şehirlerde kızlar için böyle ayrı okul yoktu. Bütün bunlar Mustafa Paşanın izni ile olmuştu. Ohan çorbacı daha sonra meydanda kendi küçük bir kilise (şapel) yaptırıyor. İsmi de Surp Asvadazin (Meryem ana). Çapanoğlu camii içindeki büyük saatin bire bir aynısı kilise de varmış.

Ohan Çorbacı Aslanyan Efendi (1784-1874): Bozok Mutasarrıfı Çapanoğlu Süleyman Bey’in (ölm. 1813) hazinesini (Hazine-i Hassa) idare eden, harcamalarını yapan, kayıtlarını tutan, Çapanoğlu Büyük Camiinin inşasında da harcamaları titizlikle takip eden kişidir, kâhyasıdır. Büyük usta Nağaş Simon’un torunudur. Çapanoğlu beylerinin en kuvvetlisi Süleyman Bey, Ermeni sanatkâr ve tüccarlarına çok cesaret vermiş, kendi yanında bile yaşamalarına müsaade etmişti. Süleyman Bey’in zamanında Çapanoğlu beyleri ile ticarete başlayarak büyük servet yapmıştı. Bankalarla çalıştılar ve dünyaya açılmaya başladılar. Ohan Arslanyan Yozgat’ın ileri gelenleri arasındaydı. Aslanyan ailesi şehirde Çapanoğulları kadar tanınmış bir aileydi. Çapanoğlu ailesi himayesinde nüfuz ve otorite sahibi oldular. Ermeni cemaatine çok hizmetler vermişlerdi. Bunlar Ermeni cemaatinin de en çok bağış yapan üyeleriydiler. Ohan Çorbacı (Aslanyan) zamanında çok sayıda Ermeni sanatkâr ve tüccar geldi Yozgat’ın etrafındaki köylere yerleştiler.

Çok varlıklı olan Ohan Çorbaçı sonraları Camii Kebir’in (Çapanoğlu camii) bütün aydınlatma giderlerini üstlenmiştir. Dikkat buyurun, bir Müslüman mabedinin aydınlatma giderini bir Hristiyan vatandaş yükleniyor. Ohan Çorbacı, Sarıhamzalı ve Kavadya da kiliseler yaptırır ve Yozgat’ta yaşayan Türk ve Ermeni tüm ihtiyaç sahiplerine de yardımda bulunan hayırsever birisiydi.

65 yaşında, çok zeki görünen sert tavırlı birisiydi. Bir sanatkâr değildi ama zenginliğinin bilincindeydi. Zira bu konak kimin diye sorduklarında Ohan Çorbacının, bu han kimin diye sorduklarında Ohan Çorbacının, bu köşk kimin diye sorduklarında hep Ohan Çorbacının derlerdi. Bu gün etnografya müzesi olarak kullanılan Nizamoğlu Konağı Ohan Çorbacının konağıydı. Çapanoğullarının sayesinde çok varlıklı biri olmuştu. Sanki Yozgat’ın bir bölümü bu zengin aileye aitti. Zaman zaman Süleyman Bey ile meclis yapar sorunları görüşürler fikir teatisinde bulunurlardı. Hem Tükler hem Ermeniler Ohan Çorbacıya çok saygı gösterirlerdi. Yaptırdığı Ermeni okullarının tüm giderlerini ve öğretmenlerin maaşlarını da Ohan Çorbacı karşılardı. Kendine uğraşı olarak Ermenilerin giydiği feslerin üzerine taktıkları gümüş haçlardan yapardı.

XIX. yy. ikinci yarısında, Ohan Arslanyan’ın (1784-1874) bağışıyla Ruhani Önderlik binasının avlusunda daha ziyade Yozgat Merkez Okulu diye anılan Ermeni okulu tesis edilir. Hayırsever Arslanyan kiliseden Taş Han köprüsüne uzanan yolun iki yanında yer alan dükkânları da inşa ettirir. Bu dükkânların geliri kilise ve okulun masraflarını karşılamak için kullanılır. Ermeniler, durumu iyi olan, kapısında işçi çalıştıran ve açları doyuranlara “çorbacı” derler, insanlara çorba içiren anlamında. Arslanyan da, çorbacı konumuna ulaşmıştı. En önemlisi de Osmanlının en büyük ayanı Çapanoğlu ailesi ile Yozgat Ermenileri arasındaki iletişimi sağlamaktaydı. Şehirde birçok inşaat yapıyor, Çapanoğulları adına Yozgat sancağının aşar vergisini devletten satın alıyordu.

Ermeniler, Çapanoğullarının uyguladığı özendirici politikalarla şehre yerleşmişler ve kısa sürede Ermeni nüfusu büyük artış göstermişti. Ermeniler, Çapanoğullarının iyiliklerinden çok faydalandılar. Yozgat ve çevresinde 48 Ermeni köyü vardı bunların bazıları kendi dillerini bile kaybetmişlerdi ama geleneklerini korumuşlardı. Ermenilerin bulunduğu köyler şunlardı. Yozgat merkez, Akdağmadeni, Armağan, Alaca, Pöhrenk/Gümüşkavak, Karahallı, Karayakup, Karaçayır, Karabıyık, Kızılcaova, Kumkuyu, Danışman, Danyalyenbağ, Yahyalı, Elekçiler, Eğlence, Taşlıgedik, Terzili,İgdeli,İncirli, Ürneç/Konuklar, İkikariye, Göveçli, Gürden/Yazıkışla, Mağaroğlu/Şerefoğlu, Mansuroğlu, Melez, Menteşe, Uzunlu, Çat büyük, Çat küçük, Çat mırıklar, Çatak, Çakmak, Çokradan, Belören, Bebek, Boğazlıyan, Burunkışla, Rumdigin/Felahiye, Saatlı, Sarıhamza, Sazlı, Saray, Sığırkuyruğu, Sungurlu, Derihamza, Keller/ Yenipazar, Köhne/Sorgun, Kediler/Armağan, Kahya, Kürkçüler, Tahralı. Ahmet Paşanın oğlu Süleyman Bey (Mustafa Paşanın kardeşi) zamanında Yozgat’ın nüfus çok artmıştı.

Agop Dilaçar Martayan: Dilaçar, büyük usta Nağaş Simon ustanın torunu Ohan Aslanoğlu’nun torununun oğludur. Yani, torunun, torunun, torunu. Ohan Efendi(Aslanyan), Agop Dilaçar’ın da anne tarafından büyük dedesi oluyor. Agop Martayan İstanbul 22 Mayıs 1895 tarihinde İstanbul Büyükdere’de doğar (22 Mayıs 1895 – 12 Eylül 1979). Türk dili üzerine uzmanlaşmış Türkiye Ermeni’si dilbilimcidir.

İlk ve orta öğrenimini Gedikpaşa’da, Amerikalı misyonerlerin açtığı bir okulda tamamlar. 1915’de Robert Koleji bitirir. Lisanlara karşı meyli vardır, Ermenice ve Türkçenin yanı sıra İngilizce, Yunanca, İspanyolca, Latince, Almanca, Rusça ve Bulgarcadan da anlar. Birinci Cihan Harbinde Mülazim-i Evvel (yedek zabit) olarak askere alınır. Kafkas cephesine yollanırsa da komutanları o hassas coğrafyada vazife yapmasını mahzurlu bulurlar. Suriye’ye kaydırılır. Burada M. Kemal ile tanışır ve önü açılır.

Birinci Cihan Harbi... Suriye Cephesi... Asteğmen Agop Martayan Halep’te İngiliz subayları ile görüşüp konuştuğu için gözaltına alınır. Esirlerle temas affedilmez bir suçtur. Sadece bizde değil bütün dünyada... Onu ihanet-i vataniye suçu ile zincire vurur, alır götürürler Şam’a. Belki de divan-ı harbe verilecektir. Kendi kendine “ben bittim demek ki buraya kadarmış” der

Olan olmuştur artık, ifade verirken alttan almaz. Barbarlık der, eziyet der, medeniyetsizlik der ki bunlar da ayrıca suçtur. Komutan pek kulak vermez, gözü koltuğu altındaki kâğıtlardadır. Ellerini çözdürür, tabancasını iade eder, çay ısmarlar. Agop’un Lâtin harfleri ile tuttuğu müsveddeleri inceler, sorular sorar. “Yine gel konuşalım” der ve asteğmeni rahatlatıp uğurlar.

Agop şaşkındır. Onun Mustafa Kemal olduğunu bilmiyordur daha. Savaşın ardından bir süre Robert Kolej’de İngilizce öğretmenliği yapar. Sonra Beyrut’ta bir Ermeni okuluna müdür olur. Ermeni gazetesi Luys’un Genel Yayın Yönetmenliğini de üstlenir bu arada. Kendini Türkiye’de emniyette hissetmemiş olmalıdır ki Sofya’ya kaçar, Svabodan Üniversitesi’nde doğu dilleri okutmaya başlar. Ermeni gazetelere yazılar da yollamaktadır. Sonra ne olursa olur, TC ile arası açılır, vatandaşlıktan çıkarılır.

22 Eylül 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayı'nda, Mustafa Kemal Atatürk'ün başkanlığında gerçekleştirilen I. Türk Dil Konferansı'na İstepan Gurdikyan ve Kevork Simkeşyan ile birlikte dil uzmanı olarak davet edilir. Ancak, Agop’un yurda girmesi kâbil değildir. M. Kemal ısrarcıdır. Sofya Konsolosluğunu ayağa kaldırır. Konsolos usulsüz olmasına rağmen vize vermekle kalmaz, eline ‘kolaylık gösterilsin. M. Kemal’in hususi davetlisidir” şeklinde bir mektup sıkıştırır. Dolmabahçe Sarayında mevzu Türk dilidir. Davetliler arasında soydaşları İstepan, Kevork, Mihran, Bedros ve Hrant Efendileri görünce içi rahatlar.

M. Kemal Birinci Türk Dil Konferansı’nda ona Türk Dil Derneği Başuzmanlığı ve ilk Genel Sekreterlik ünvânlarını bağışlar. 1934’te Soyadı Kanunu kabul edilince, Türkçe ile ilgili yaptığı çalışmalarından ötürü Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendisine "Dilaçar" soyadı verilir. Bu adı yaşamı boyunca Atatürk ve Türkçe sevgisiyle birlikte taşımış, o da Mustafa Kemal Paşa için Atatürk soyadını önermişti. Agop Martayan Dilaçar, ölene kadar TDK’nın ‘Genel Yazmanı’ olarak vazife yapar. İlk kurultayda “Türk, Sümer ve Hint dilleri arasındaki rabıtalar” hakkında bir bildiri sunar. Türkçeye ve Türkiye’ye tutkun bir bilgindi. Atatürk’e, Türk Devrimine yürekten bağlıydı; anadili Türkçe olanların kimisi de Türkçeyi onun gibi sevseydi, Dil Devriminin önüne dikilmezlerdi.

İşini o kadar çok sevmişti ki “Yaşamım burada, Türk Dil Kurumu’ndaki masamda bitsin isterim” demişti. Yazık ki bu isteği gerçekleşmedi; 1979 yazında dinlenmek için gittiği İstanbul, Büyükdere de hastalandı. Cerrahpaşa Hastanesine kaldırıldı ve 12 Eylül 1979’da 84 yaşındayken öldü. Toprağı bol olsun. İşte size dededen toruna gurur duyulacak 250 yıllık bir geçmiş.


09.07.2018







Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
VE RODOS (2)
Abdülkadir Bey'ciğim öyle güzel anlatıyorsunuz ki, oraları sizinle birlikte gezmiş, görmüş gibi oluyor insan. Kaleminize sağlık.
Şakir ŞEN -- 14.10.2015 14:40
Çapanoğlu Mehmet Muhsin Bey ve Hindistan'dan gelen mektup
Yazımızın konusu Çapanoğlu Muhsin Bey’in Amerika’da yaşayan oğlu bilim insanı, çok değerli akrabam Cüneyt Çapanoğlu’nu maalesef 5 Eylül 2015 günü kaybettik. Yazılarım hakkında gönderdiği son mektubunu sizlerle paylaşmak istedim. Mekânı cennet, Allah’ın rahmeti üzerine olsun.

Degerli Kardesim A. Kadir Bey:
Vallahi ne diyecegimi bilemiyorum. Sapkam olsa cikarir onunuzde egilirdim ve size "Sensei" derdim (Japoncada en buyuk saygi kelimesi..manasi buyuk bilim veren, ust derecede ogretmen, profesor).
1. Yazi cok guzel yazilmis. Okuyan sizin ne kadar bilimli oldugunuza hayran kaliyor ve ilk okudugunda her seyi anliyor, mantikli bir AKIM var.
2. Olaylari olup bildigi sekilde mumkun oldugu kadar objektif olarak yaziyor gorunuyorsunuz.
3. Satir aralarindaki mesajlar da gozden kacmiyor.
4. Guzel bir sekilde bizim aileyi de yaziya sokuyorsunuz.
Temennim, boyle kose yazilari ile devam etmeniz ve gazete okuyucusunu yavas yavas kendinize cekmeniz.
Nasil? Bilgili bir A. Kadir. Adil bir A. Kadir ve Hosgoru sahibi bir A. Kadir OLARAK.
Okuyan sizi artik boyle bir A. Kadir olarak tanidiginda soyadiniz hemen onu bir yerine batmiyacak. Boyle devam ederseniz bizim aile konusunda yazacaginiz kose yazilari da yuzde 75-80 tarafindan "hakikati soyluyor" diye kabul edileceginden eminim. Tekrar: Elinize, kaleminize ve bilgisayariniza saglik dilerim.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 28.09.2015 21:25
KUNDURA TAMİRCİSİ
Değerli Suzan Hanımefendi,
Lütfedip gazetemiz aracıyla ilettiğiniz güzel mektubunuz için yine teşekkürlerimi arz ediyorum.

Rahmetli Abbas Sayar ağabeyimle hem İstanbul da hem de Yozgat’ta iki uzun sohbetimiz olmuştu. 1973 yılında askerlik işlemlerim için İstanbul’dan gece otobüsü ile sabah erken saatte indiğim Yozgat’ta çok yaşlı olan babaannem Esma Hanımı rahatsız etmemek için Sayar Oteline uğramış, hem gece için rezervasyon yaptırmış hem de Abbas ağabeye benim geldiğimi haber vermelerini istemiştim. İşlerimi bitirip babaannemi de ziyaret ettikten sonra akşam otele geldiğimde odasında hazırladığı sofrada içkisini yudumluyordu. Bütün gece yolda olduğumdan haliyle uykusuzdum ama Abbas ağabey beni sabah erken saate kadar oturtmuştu. Uzun sohbetin büyük bir kısmı genelde bir dertleşme olmuştu. İstanbul’a neden geldiğini sonra bir gece aniden karar vererek Yozgat’a nasıl döndüğünü anlatmıştı. Bu dertleşme bende sır olacak kalacak. Daha Lise yıllarında Oğlu Prof. Güner Sayar, İstanbul Lalelideki evimize çok sık gelmekle birlikte iyi bir arkadaşlığımız olamamıştı. Çünkü ayrı dünyaların gençleriydik. Bu sohbetlerimizde Çare isimli “Baktım toprağa düşecek gibi değil su/Tohumu buluta ektim” iki mısralık bir şiiri yüzünden “ bu şiirinle ne demek istedin” şüphesi ile nasıl sorgulamadan geçirildiğini ve rahmetli Yaşar Kemalle karşılaştıklarında kendisine sarıldıktan sonra yılkı atı romanını kastederek “ Ulan Abbas seksen sayfalık bir roman yazdın ağzmıza……..tın” dediğini anlatmıştı. Ertesi günü biraz geç uyandım önce akrabam PTT müdürü Hüseyin Avni Manacıoğlu ailesini ziyaret edip biraz da şehirde dolaştıktan sonra otelden ayrılırken resepsiyondaki görevli Abbas ağabeyin misafiri olduğumu söyleyerek ücret almamıştı. Hepsi mazide kaldı.

Mektubunuzda “Okumayı çok severim. Okuduğum kitapların ön veya arka boş sayfalarına kitap bittikten sonra yorum yazmadan kapatmam. Niyetim, benden sonra birileri okursa farklı pencereler açmak, bakış açısını genişletmek” diye yazıyorsunuz.

Atatürk’te okuduğu dört bin kitabın sayfa kenarlarına notlar ve açıklamalar yapmış. Bu hareket, kitabı okuyan kişinin nasıl bir dikkatle ve bilgilenerek okuduğuna en güzel kanıtı değil midir?

Benim için çok değerli yorumlarınızla hem beni onurlandırıyor hem de yüreklendiriyorsunuz. Ne kadar teşekkür etsem bu şükran borcumu ödeyemem. Eşim ve ben, size huzur ve mutluluklar dileyerek sevgi selamlarımızı gönderiyoruz. Hep sağlıkla kalınız inşallah.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 07.09.2015 11:33
KUNDURA TAMİRCİSİ
Sayın Çapanoğlu;öncelikle şunu belirtmek isterim ki Yozgat'ın geri kalmış, göç veren bir şehir olmasının tek nedeni, Yozgatlıların bir birine hiç bir alanda destek vermeyişi, sahip çıkmayışı, geçmişinizi araştırıp, kendini tanıyıp tanıştırmış olması diye düşünüyorum.

1980 li yıllarda Ankara Bakanlıkta çalıştığım ilk günlerde daire arkadaşlarımızla tanışma esnasında Yozgat'lı olduğumu söyleyince içlerinden biri çok mutlu olmuş, "sizi çok iyi tanıyorum" deyince şaşırmıştım. Nereden tanıyorsunuz? Bizim memleketimiz çok isim yapmış bir şehir değildir dediğimde gülümseyerek; "Abbas SAYAR dan tanıyorum" demişti.Kendisiyle tanışıp tanışmadığımı sorunca. "Adını duydum babamdan ama kendisiyle karşılaşmadım. Siz tanışmış olmalısınız" deyince. "Ah keşke tanışa bilseydim o şahane eserlerin sahibiyle" demişti.Ne kötü ki ben Abbas Sayar'ın ne tür eserler otaya koyduğundan bi haber olduğum için kendimden utanarak konuyu değiştirmeye çalışmıştım.Kendisini sadece otel işletmeni olarak tanıyordum. Sonrada araştırıp değerli bir yazar olduğunu öğrenince bizi yetiştiren edebiyat öğretmenlerimize ve kendime kahretmiştim. Yaz tatillerinde kendi siyasi görüşlerine uyan yazarların kitaplarını önerip okumamızı isterlerdi. Neden önce kendi yazarımızı okumamızı, tanımamızı istemediler? Üç yıllık lise öğretiminde dahi bir kez adını duymamıştım. Hoş o yıllar eğitim öğretim bitmiş, sağ ve sol derdiyle mezun olmuştuk. Söz konusu arkadaşımın tanıması "Odtü" mezunu oluşundandı belkide.

O günden bu güne hep kendi şahsımızı başkalarının tanıtmasına fırsat vermeden şahsiyetimizi araştırmaya başladım. Sizin, geçmiş kültürümüz konusunda yazdığınız yazılarınız bundan dolayı ilgi alanım içindedir.

Okumayı çok severim. Okuduğum kitapların ön veya arka boş sayfalarına kitap bittikten sonra yorum yazmadan kapatmam. Niyetim, benden sonra birileri okursa farklı pencereler açmak, bakış açısını genişletmek. Artık eline kalem alan, her türlü kirli düşünceyi allayıp pullayıp yazıya döküyor.Temel bilgisi olmayan allı pullu yanlışları kitaptan okudum düşüncesiyle tabu heline getire biliyor.

Sizin köşe yazarı olmanız YOZGAT GAZETESİ için büyük bir lûtüf. Çünkü bilgi birikiminiz, kültürünüz, kaleminizin ahengi insanı okumaktan usandırmıyor. Bunun yanında okuyucularınıza nezaket gösterip teşekkür ve teveccühlerde bulunup, alçak gönüllü, nezaketli, letafet sahibi bir yazar olduğunuzu hissettiriyorsunuz.Hiç bir yazar okuyucularıyla alakadar olmaz. Bu sizin ne kadar değerli ve değer veren bir kişiliğe sahip olduğunuzu gösteriyor.

Sizi okuyan herkes de yazma hevesi uyanıyor olmalı. Çünkü bir yazı düşündürüyor ve yazdırıyorsa etkili olmuş demektir. Düşünce düşünceyi doğurur. Bunu kimi kendine saklar, kimileri de paylaşır. Ben deniz paylaşmayı tercih ediyorum ki yazar, kalemini daha çok konuştursun diye.Elbette verilen emeğin sadece sayfalarda kalmadığını bilmek emek verenin hakkıdır. Bu konuda etkili oluyorsam ne mutlu.

İnce ve nazik teklifiniz ile beni çok onurlandırdınız.Yorumlarımı okuyan tüm okurlarınızdan özür dilemek istiyorum. Sizin köşenize misafir olan okuyucularınıza, sizin yazılarınıza layık yorumlar yazdığımı düşünmüyorum. Ben aceleci biriyim. Okur okumaz aklıma eseni yazıp kapatıyorum.

Bir gazetede yazı yazmak için çok zaman harcamak, emek vermek gerekir. Yazının vebali büyüktür.Kaldı ki sizin gibi değerli kalemlerin safhında yer almak haddim değildir. Çok kızdığım meselelerden biri de bu zaten. Eline kalem alan yazar oldu. Ne yazdığından kendi bile bir şey anlamıyor. Okur azaldı, yazan çoğaldı. Okumak tercih işidir ama yazmak tercihle kalmaz vebali büyüktür.Bu bakımdan teklifinizi kabul edecek gücü, birikimi kendimde göremediğim için çok özür dileyerek; Sizlerin yazması bizler için hazine bahşetmektir. Bizler bu hazinelerden payımıza düşeni okuyarak alırız. Misafirin teklifiyle misafirliğe gideni ev sahibi saymaz diye düşünüyorum.

Eşinize ve şahsınıza selamlar, hürmetler.Binlerce teşekkürler...
Saygılarımla Allah'a emanet olunuz.


SUZAN -- 04.09.2015 23:56
KUNDURA TAMİRCİSİ
Sayın Abdurrahman Yıldırım Beyefendi,
Değerli ve nazik mesajınız için en kalbi teşekkürlerimi arz ediyorum. Yazılarımı lütfedip okumanız beni ziyadesiyle mutlu etti. İzlerken çok güldüğümüz Vizontele filminde hemşerimiz Altan Erkekli Belediye başkanı olarak televizyonu tanıtırken “Zeki Müren’i göreceksiniz” dediğinde Cem Yılmaz da “Zeki Müren de bizi görecek mi?” Diye soruyordu. Bazen keşke öyle bir imkân olsa diyesi geliyor insanın. Sevgi ve selamlarımla sağlık ve esenlikler diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 30.08.2015 14:12
KUNDURA TAMİRCİSİ
Abdülkadir Bey,
Yozgat Gazetesinde öncelikle Sizin köşenize göz attığımı, kısacası şimdiye kadar yazdığınız tüm yazıların takipçisi olduğumu belirtmek isterim. Elbette yazılarınızın ne denli hüsnükabul gördüğünü bilmek istemeniz son derece doğal bir şey... Ancak şurası da unutulmamalı ki, mutlaka Sizi takip eden niceleri vardır ve pek kendilerini belirtmek istemezler. Ben de naçizane bu tür okuyucularınızdan birisi olarak ve bu fazlaca seslerini çıkartmaktan çekinen veya sessiz kalmayı yeğleyenler adına Sizi izlemeye devam ettiğimi belirtmek isterim. Selam ve saygılarımla.
Abdurrahman Yıldırım -- 29.08.2015 11:50
KUNDURA TAMİRCİSİ
Değerli okurlar, dün 4683 meraklı okuyucu Yozgat gazetesinin internet sayfasına göz atmış. Bunlardan kaçı Köşeme koyduğum âcizane yazımı okumak külfetine katlandı acaba? Her yazar gibi ben de çok kişinin okumasını arzu ederim. Elimden geldiğince birikimlerimi ve araştırmalarımı sizlerle paylaşmaya çalışıyorum, umarım becerebiliyorumdur. Yazım editör tarafından köşeme konduktan sonra merak ediyorum, okur yazımı nasıl buldu acaba? Yapıcı yorumlar hem yüreklendiriyor, hem de büyük mutluluk veriyor. Yorum yazmak zahmetinde bulunan tüm okurlarıma en kalbi teşekkürlerimi arz ediyorum. Değerli okurlarımdan Sayın Suzan Hanımefendi’nin göndermek lütfunda bulunduğu olağanüstü güzellikteki zarif yorumları ise hem beni onurlandırıyor hem de meraklı bazı okuyucularım Suzan Hanımefendinin yorumlarını bir köşe yazısı kıvamında okuduklarını yazıyor veya sohbetlerimizde bana bildiriyorlar. Örneğin Sayın Kadir Ahmet Danıska; “okurlarınızdan yorum yazan Suzan hanım efendiyi de merakla takip eder ve yazılarındaki akıcılık, Türkçe yi kullanışı ve üsluba teşekkür edip lütfen devamını isteyeceğim.” Sayın Veli Köksal; “yorumlarıyla yazılarınıza destek veren SUZAN Hanıma hürmetlerimi sunmayı bir borç biliyorum. Daha önceki yazılarınızdaki "MİLLİ DUYGULARI “dile getiren yorumu, "KURAN" hakkındaki düşünceleri gerçekten insanı durup düşündürecek nitelikte.” Diye yazmışlardı. Suzan Hanımefendinin aşağıdaki son yorumu da bundan öncekiler gibi şüphesiz aynı tat ve aynı letafette. 25 ve 26 Ağustos günleri Yozgat’ta Yozgat Gazetesindeydim. Gazetemiz sahibi Sayın Osman Hakan Kiracı ile görüşmelerimiz sırasında Suzan Hanımefendiyi de andık. Birikimlerini gazetede kendisine ait bir köşede Yozgat gazetesi okuyucuları ile paylaşsa ne güzel olurdu diye arzu ettik. Bu düşüncemizi şimdi buradan hem kendisine hem de yorumlarını merakla bekleyen okuyuculara duyuruyorum. Gazetemiz aracılığı ile en kalbi teşekkürlerimi, saygı ve selamlarımı iletiyor, sağlık ve esenlikler diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 27.08.2015 21:37
KUNDURA TAMİRCİSİ
Ne dokunmatik telefonlarımız
Nede havuzlu villalarımız.
Olmasın;
Son model arabalarımız.
Sadece Parlasın;
Gökyüzünde yıldızlarımız.
Sonsuza dek,
Ezan sesiyle çınlasın semalarımız.
Rengarenk;
Çiçekler açsın ovalarımız
Gözyaşı tuzludur;
Sulanmasın bu suyla topraklarımız.
Baş verir,dal vermeyiz,
Yeter artık ağlamasın analarımız.
Ey ahmak!
Vefa baltasıyla kesmedikçe
Kurumaz bizim çınarımız.

Sayın Çapanoğlu, uzunca bir süreden sonra yazılarınızı okudum. Yine duygulandım. Hep geçmiş insanların iyi taraflarını gösteriyor, örnek teşkil ediyorsunuz. Bir insana sayfalarca kitap yazmaktansa yaşam tarzında yansıtmak çok daha etkili olduğunu açıkça belirtmişsiniz.Büyükler her zaman küçüklerin karşısında çok daha temkinli olmalı.hatalı davranmamalılar.Herkes çocuğuna iyi öğretmen arar. Fakat, asıl öğretmen ana- baba ve sosyal çevre olduğunu düşünüyorum.

Allah, herkesi sizler gibi iyi insanlarla tanıştırsın ki vefalı insanlarımız çoğalsın.Sizler vefa örneği gösterip o, ak sakallı yaşlıyı andığınız, örnek olarak aktardığınız için vefa borcunuzu ödüyor vefa örneği teşkil ediyorsunuz. Ne mutlu size ve sizin gibi vefalı insanlara.

Haddim olmadan, yazılarınızdan etkilenip yukarıdaki satırları yazı verdim. Cüretimi bağışlayınız. Dualarınızı Mehmetcikleriniz ve evlatlarımızdan esirgemeyiniz.

Selam ve hürmetler...

SUZAN -- 25.08.2015 23:04
KUNDURA TAMİRCİSİ
Bu yazı çok güzel olmuş Ağabey, o yılların yaşanmışlıklarını ve biriktirdiklerini aktarmaya devam etmeni isterim, aklına, belleğine ve ellerine sağlık
Yılmaz Biryıldırır -- 23.08.2015 12:28
Çapanoğlu deyimleri
Sayın üstadım Abdül Kadir bey O dönemin bütün öğretmenleri şimdiki öğretmenler gibi çok değerli eli öpülesi insanlardı. WC. de taharetlenmelerin dahi ılık suyla yapıldığını kastederek yazılmıştır. WC de aptest alınmayacağı birazcık İslami bilgileri olan herkes tarafından bilinmektedir. Anlatmak istenilen Çapanoğulları sülalesinin insana vermiş olduğu değeri, saygıyı, Görgü, edep ve terbiye kurallarının ne kader yüksek olduğu anlamında kullanılmıştır. Sürçü lisan etmişsek af fola. Osmanlıya o saltanatının sürdürülmesi için; Devlete, millete hizmet etmiş bir beylik daha var mı bizler geçmiş ejdatlarımızla, toprağımızla, insanımızla gurur duyarız. Selam ve saygılar 22.07.2015
Ali ŞAHİNGÖZ -- 22.07.2015 15:54
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00