BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 22.09.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
288
Dün
:
4633
Toplam
:
14478326
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Değerli okuyucular, Yozgat’ımızın tarihi ile ilgili yaptığım araştırmaları değişik makalelerimde sizinle paylaşırken şu akrabalığın farkına vardım. Çapanoğlu Mustafa Paşanın baş ustası Nağaş Simon, onun torunu Çapanoğlu Süleyman Bey’in hazinedarı Ohannes Aslanyan ve onunda torunu Mustafa Kemal paşaya Atatürk soyadını öneren Agop Martayan Dilaçar. Nereden nereye?

Bu üç değerli Ermeni yurttaşımızı bu yazımda kısaca sizlere tanıtacağım.

Nağaş Simon usta: . Babası Ömer ağadan sonra Yozgat’ı şehir yapan kişi Çapanoğlu Ahmet Paşadır. Ahmet Paşa (1730-1765) kendisine bir saray yaptırıyor. Çapanoğulları sarayının yapılmasında yalnızca Yozgat’tan değil, Yozgat’ın dışında Kayseri’den, Sivas’tan, Amasya’dan Rum ve Ermeni mimarlar ve ustalar getiriliyor. Bunların arasında büyük usta Nağaş Simon’un ayrı bir yeri var. Yozgat’taki hemen bütün ahşap ve taş işçiliklerini Nağaş Simon ve ailesi yapmışlar. 1779 da Çapanoğlu Mustafa Paşanın yaptırdığı Çapanoğlu Büyük Camiinin ki, bu cami İstanbul’daki Süleymaniye camisinin ikizidir. Bu muhteşem caminin iç mekân süslemeleri de Ermeni büyük usta Nağaş Simon usta tarafından yapılmış.

Mustafa Paşa, Nağaş Simon’un çalışmalarından çok memnun kalmış ve her zaman mükâfatlandırmıştı. Kendisine de küçük bir konak yapması için müsaade etmiştir ve yapılması da Mustafa Paşa tarafından sağlanmıştır. Bu konak ancak 1915 lere kadar ayakta kalabilmiştir. Konağın diğer Türk evleri gibi haremlik ve selamlık olarak iki girişi vardı. Çünkü Ermeni cemaati de Türkler gibi yaşıyordu. Nağaş Simon, Yozgat’ın içinde kendi konağını yaptıktan sonra Ermeni kız çocukların eğitimi içinde küçük bir meslek okulu ile küçük bir kilisede yapıyor. Kitaptaki okulun resmine bakıyorum sanki bizim Cumhuriyet mektebi.(Yazar’ın notu: Bu konuda bilgisine başvurduğum Yozgat’ın canlı tarihi Yılmaz Göksoy ağabeyim şu bilgileri verdi. “Bu okulun yeri şimdiki Anadolu Lisesinin olduğu yerdi ve kilisenin bahçesindeydi. Şimdi Bozok Üniversitesi Rektörlüğü olan Cumhuriyet Mektebine çok benzerdi. Sonraki ismi sanırım İsmet Paşa mektebiydi ve çok büyük bir müsamere salonu vardı. Kilisenin de çok güzel altın varaklı alçı süslemeleri vardı. Kilise yıkılınca bu süslemeler şimdi Hükümet Binasının olduğu yerdeki çayevinin olduğu yerde bulunan sinema binasında kullanılmıştı. Bu sinema 1920 li yıllarda belediye tarafından yaptırılmıştı.”)

1852 tarihinde torunu Ohan (Ohannes) çorbacı (Aslanyan) sadece kız öğrenciler için yapılan bu okulu yenilemiş ve büyüterek üstüne bir kat daha ilave etmiş. O zamanlar diğer şehirlerde kızlar için böyle ayrı okul yoktu. Bütün bunlar Mustafa Paşanın izni ile olmuştu. Ohan çorbacı daha sonra meydanda kendi küçük bir kilise (şapel) yaptırıyor. İsmi de Surp Asvadazin (Meryem ana). Çapanoğlu camii içindeki büyük saatin bire bir aynısı kilise de varmış.

Ohan Çorbacı Aslanyan Efendi (1784-1874): Bozok Mutasarrıfı Çapanoğlu Süleyman Bey’in (ölm. 1813) hazinesini (Hazine-i Hassa) idare eden, harcamalarını yapan, kayıtlarını tutan, Çapanoğlu Büyük Camiinin inşasında da harcamaları titizlikle takip eden kişidir, kâhyasıdır. Büyük usta Nağaş Simon’un torunudur. Çapanoğlu beylerinin en kuvvetlisi Süleyman Bey, Ermeni sanatkâr ve tüccarlarına çok cesaret vermiş, kendi yanında bile yaşamalarına müsaade etmişti. Süleyman Bey’in zamanında Çapanoğlu beyleri ile ticarete başlayarak büyük servet yapmıştı. Bankalarla çalıştılar ve dünyaya açılmaya başladılar. Ohan Arslanyan Yozgat’ın ileri gelenleri arasındaydı. Aslanyan ailesi şehirde Çapanoğulları kadar tanınmış bir aileydi. Çapanoğlu ailesi himayesinde nüfuz ve otorite sahibi oldular. Ermeni cemaatine çok hizmetler vermişlerdi. Bunlar Ermeni cemaatinin de en çok bağış yapan üyeleriydiler. Ohan Çorbacı (Aslanyan) zamanında çok sayıda Ermeni sanatkâr ve tüccar geldi Yozgat’ın etrafındaki köylere yerleştiler.

Çok varlıklı olan Ohan Çorbaçı sonraları Camii Kebir’in (Çapanoğlu camii) bütün aydınlatma giderlerini üstlenmiştir. Dikkat buyurun, bir Müslüman mabedinin aydınlatma giderini bir Hristiyan vatandaş yükleniyor. Ohan Çorbacı, Sarıhamzalı ve Kavadya da kiliseler yaptırır ve Yozgat’ta yaşayan Türk ve Ermeni tüm ihtiyaç sahiplerine de yardımda bulunan hayırsever birisiydi.

65 yaşında, çok zeki görünen sert tavırlı birisiydi. Bir sanatkâr değildi ama zenginliğinin bilincindeydi. Zira bu konak kimin diye sorduklarında Ohan Çorbacının, bu han kimin diye sorduklarında Ohan Çorbacının, bu köşk kimin diye sorduklarında hep Ohan Çorbacının derlerdi. Bu gün etnografya müzesi olarak kullanılan Nizamoğlu Konağı Ohan Çorbacının konağıydı. Çapanoğullarının sayesinde çok varlıklı biri olmuştu. Sanki Yozgat’ın bir bölümü bu zengin aileye aitti. Zaman zaman Süleyman Bey ile meclis yapar sorunları görüşürler fikir teatisinde bulunurlardı. Hem Tükler hem Ermeniler Ohan Çorbacıya çok saygı gösterirlerdi. Yaptırdığı Ermeni okullarının tüm giderlerini ve öğretmenlerin maaşlarını da Ohan Çorbacı karşılardı. Kendine uğraşı olarak Ermenilerin giydiği feslerin üzerine taktıkları gümüş haçlardan yapardı.

XIX. yy. ikinci yarısında, Ohan Arslanyan’ın (1784-1874) bağışıyla Ruhani Önderlik binasının avlusunda daha ziyade Yozgat Merkez Okulu diye anılan Ermeni okulu tesis edilir. Hayırsever Arslanyan kiliseden Taş Han köprüsüne uzanan yolun iki yanında yer alan dükkânları da inşa ettirir. Bu dükkânların geliri kilise ve okulun masraflarını karşılamak için kullanılır. Ermeniler, durumu iyi olan, kapısında işçi çalıştıran ve açları doyuranlara “çorbacı” derler, insanlara çorba içiren anlamında. Arslanyan da, çorbacı konumuna ulaşmıştı. En önemlisi de Osmanlının en büyük ayanı Çapanoğlu ailesi ile Yozgat Ermenileri arasındaki iletişimi sağlamaktaydı. Şehirde birçok inşaat yapıyor, Çapanoğulları adına Yozgat sancağının aşar vergisini devletten satın alıyordu.

Ermeniler, Çapanoğullarının uyguladığı özendirici politikalarla şehre yerleşmişler ve kısa sürede Ermeni nüfusu büyük artış göstermişti. Ermeniler, Çapanoğullarının iyiliklerinden çok faydalandılar. Yozgat ve çevresinde 48 Ermeni köyü vardı bunların bazıları kendi dillerini bile kaybetmişlerdi ama geleneklerini korumuşlardı. Ermenilerin bulunduğu köyler şunlardı. Yozgat merkez, Akdağmadeni, Armağan, Alaca, Pöhrenk/Gümüşkavak, Karahallı, Karayakup, Karaçayır, Karabıyık, Kızılcaova, Kumkuyu, Danışman, Danyalyenbağ, Yahyalı, Elekçiler, Eğlence, Taşlıgedik, Terzili,İgdeli,İncirli, Ürneç/Konuklar, İkikariye, Göveçli, Gürden/Yazıkışla, Mağaroğlu/Şerefoğlu, Mansuroğlu, Melez, Menteşe, Uzunlu, Çat büyük, Çat küçük, Çat mırıklar, Çatak, Çakmak, Çokradan, Belören, Bebek, Boğazlıyan, Burunkışla, Rumdigin/Felahiye, Saatlı, Sarıhamza, Sazlı, Saray, Sığırkuyruğu, Sungurlu, Derihamza, Keller/ Yenipazar, Köhne/Sorgun, Kediler/Armağan, Kahya, Kürkçüler, Tahralı. Ahmet Paşanın oğlu Süleyman Bey (Mustafa Paşanın kardeşi) zamanında Yozgat’ın nüfus çok artmıştı.

Agop Dilaçar Martayan: Dilaçar, büyük usta Nağaş Simon ustanın torunu Ohan Aslanoğlu’nun torununun oğludur. Yani, torunun, torunun, torunu. Ohan Efendi(Aslanyan), Agop Dilaçar’ın da anne tarafından büyük dedesi oluyor. Agop Martayan İstanbul 22 Mayıs 1895 tarihinde İstanbul Büyükdere’de doğar (22 Mayıs 1895 – 12 Eylül 1979). Türk dili üzerine uzmanlaşmış Türkiye Ermeni’si dilbilimcidir.

İlk ve orta öğrenimini Gedikpaşa’da, Amerikalı misyonerlerin açtığı bir okulda tamamlar. 1915’de Robert Koleji bitirir. Lisanlara karşı meyli vardır, Ermenice ve Türkçenin yanı sıra İngilizce, Yunanca, İspanyolca, Latince, Almanca, Rusça ve Bulgarcadan da anlar. Birinci Cihan Harbinde Mülazim-i Evvel (yedek zabit) olarak askere alınır. Kafkas cephesine yollanırsa da komutanları o hassas coğrafyada vazife yapmasını mahzurlu bulurlar. Suriye’ye kaydırılır. Burada M. Kemal ile tanışır ve önü açılır.

Birinci Cihan Harbi... Suriye Cephesi... Asteğmen Agop Martayan Halep’te İngiliz subayları ile görüşüp konuştuğu için gözaltına alınır. Esirlerle temas affedilmez bir suçtur. Sadece bizde değil bütün dünyada... Onu ihanet-i vataniye suçu ile zincire vurur, alır götürürler Şam’a. Belki de divan-ı harbe verilecektir. Kendi kendine “ben bittim demek ki buraya kadarmış” der

Olan olmuştur artık, ifade verirken alttan almaz. Barbarlık der, eziyet der, medeniyetsizlik der ki bunlar da ayrıca suçtur. Komutan pek kulak vermez, gözü koltuğu altındaki kâğıtlardadır. Ellerini çözdürür, tabancasını iade eder, çay ısmarlar. Agop’un Lâtin harfleri ile tuttuğu müsveddeleri inceler, sorular sorar. “Yine gel konuşalım” der ve asteğmeni rahatlatıp uğurlar.

Agop şaşkındır. Onun Mustafa Kemal olduğunu bilmiyordur daha. Savaşın ardından bir süre Robert Kolej’de İngilizce öğretmenliği yapar. Sonra Beyrut’ta bir Ermeni okuluna müdür olur. Ermeni gazetesi Luys’un Genel Yayın Yönetmenliğini de üstlenir bu arada. Kendini Türkiye’de emniyette hissetmemiş olmalıdır ki Sofya’ya kaçar, Svabodan Üniversitesi’nde doğu dilleri okutmaya başlar. Ermeni gazetelere yazılar da yollamaktadır. Sonra ne olursa olur, TC ile arası açılır, vatandaşlıktan çıkarılır.

22 Eylül 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayı'nda, Mustafa Kemal Atatürk'ün başkanlığında gerçekleştirilen I. Türk Dil Konferansı'na İstepan Gurdikyan ve Kevork Simkeşyan ile birlikte dil uzmanı olarak davet edilir. Ancak, Agop’un yurda girmesi kâbil değildir. M. Kemal ısrarcıdır. Sofya Konsolosluğunu ayağa kaldırır. Konsolos usulsüz olmasına rağmen vize vermekle kalmaz, eline ‘kolaylık gösterilsin. M. Kemal’in hususi davetlisidir” şeklinde bir mektup sıkıştırır. Dolmabahçe Sarayında mevzu Türk dilidir. Davetliler arasında soydaşları İstepan, Kevork, Mihran, Bedros ve Hrant Efendileri görünce içi rahatlar.

M. Kemal Birinci Türk Dil Konferansı’nda ona Türk Dil Derneği Başuzmanlığı ve ilk Genel Sekreterlik ünvânlarını bağışlar. 1934’te Soyadı Kanunu kabul edilince, Türkçe ile ilgili yaptığı çalışmalarından ötürü Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendisine "Dilaçar" soyadı verilir. Bu adı yaşamı boyunca Atatürk ve Türkçe sevgisiyle birlikte taşımış, o da Mustafa Kemal Paşa için Atatürk soyadını önermişti. Agop Martayan Dilaçar, ölene kadar TDK’nın ‘Genel Yazmanı’ olarak vazife yapar. İlk kurultayda “Türk, Sümer ve Hint dilleri arasındaki rabıtalar” hakkında bir bildiri sunar. Türkçeye ve Türkiye’ye tutkun bir bilgindi. Atatürk’e, Türk Devrimine yürekten bağlıydı; anadili Türkçe olanların kimisi de Türkçeyi onun gibi sevseydi, Dil Devriminin önüne dikilmezlerdi.

İşini o kadar çok sevmişti ki “Yaşamım burada, Türk Dil Kurumu’ndaki masamda bitsin isterim” demişti. Yazık ki bu isteği gerçekleşmedi; 1979 yazında dinlenmek için gittiği İstanbul, Büyükdere de hastalandı. Cerrahpaşa Hastanesine kaldırıldı ve 12 Eylül 1979’da 84 yaşındayken öldü. Toprağı bol olsun. İşte size dededen toruna gurur duyulacak 250 yıllık bir geçmiş.


09.07.2018







Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
MUTLULUK 2
Öncelikle toprağımızın eğerli kalemi, sılamızın saygı değer büyüğüne hürmetler sunmak isterim.Sizler zahmet buyurup bizler için kıymetli bilgi hazinenizi açıyor, bazen memleketimiz yağmurlarında ıslatıyor. Bazen bulutlaşan sevgiyi göklerden yüreklere indiriyor.Bazen,geçmişte kalan onurlu insanlarla tanıştırıyor. Bazen de garip kalmış sılamın çamurlu, derbeder yollarına tırmandırıyorsunuz. Öyle çok yoruluyorsunuz ki bu rehberliğimizde. Sizlere yorum yapmak bizlere (kendi adıma )zor gelmiyor. İnsanın bu dünyada tek kazanacağı ve sonsuza kadar sığınacağı şey onuru, hasiyeti şahsiyetidir. İnsan bunları kaybetmedikçe her iki alemde sonsuza dek yaşayacak ve var olacağına inanıyorum. Sayın valimizin bu davranışıyla kaç nesil sonra kendisiyle tanışılmasına siz vesile oldunuz. Siz onu mutlu ettiniz ve mutlu edildiniz. Kadirşinaslık asla evrende yok olmuyor. Eninde sonunda sabine dönüyor.Şairin dediği gibi " yerin çektiği kadar ağırsın, sevdiğin kadar sevilir, verdiğin kadarını alırsın" Keşke insanlar bunun bilincinde olsalar yaratılmış her şahsın tüm ayetleri kapsadığını anlar, bir birlerine daha ok değer verir ve anlamaya çalışırdı. "Merdiven altı kuran kursları"na değinmişsiniz.Doğa, alem, uzay, yer yüzündeki varlıkların her biri bir ayettir diye düşünüyorum. Bu ayetleri kitaptan okumayamıyorsak hitaptan okuyalım. Her varlık nelere hitap ediyor anlamaya çalışmak, tefekkür etmek gerekiyor. Avrupalılar bizim iman ettiğimiz kitabı inceliyor ve bizden daha çok inanıyor. İnanıyor dedim çünkü üzerinde çalıyor ve gösterilen hedefleri keşvetmeye çalışıyorlar.Kuranı kerimde onsekizbin alemden bahsediliyor. Onlar anladı ki bu alemden başka alem var. Bunun keşfi için çalışıyor. Bize Kuranı Kerim rehber olarak gönderilmiş fakat, biz rehber edinmiyor, sadece kılıflar içinde saklıyor, dileklerimizin kabulü için hangi ayeti okumalıyız onu araştırıyor, ölenlerin arkasından okuyoruz. Ölen gerçek aleme geçmiş olan olmuş. Zaten tüm gerçeklerle yüzleşmiş. Güneşe karşı mum yakıp ışığından aydınlan der gibi bişey ...Önemli olan o ışığı, o nuru ruhuna yansıtmak taşımak, ruhunu nurlaştırmak. Keşke bilim ilimden ayrılmasaydı. İnanıyorum ki islam alemi çok farklı noktalarda olurdu.Keşke, Kuran merdiven altlarında okunmasa da bilim dersleri arasında yar alsaydı. Şimdi marsı, venüsü biz keşfetmiş olurduk.Şu da bir gerçek ki, Hıristiyan alemi yatırımını uzun vadeli yapıyor. Müslümanların tüm buluşlarına matbayı kendilerinin erken kullanması nedeniyle el koydular sahiplendiler.Halâ beyin göçü için en pahalı yatırımları yapıyor, tüm icatları sahipleniyorlar. Tek dertleri islamı küçültmek, müslümanları birbirlerine düşürerek Hırıstiyanlığı yüceltmek. Biz Müslümanlar halâ düşmanlarımızı övgüyle anıyor, hayran hayran bakıyoruz.Biz bizlikten çıktık,özümüzü kaybettik. Taklitçi, uçuk kaçık bir millet olduk. Dinimizin çizdiği yoldan yürümek yerine siyasete alet olarak kullanıyor, Kuran'nı çirkin ruh suretimize perde yapıyoruz.Siyasetin çizdiği yoldan yürüyoruz.Kuran'ı kazanç kapısı olarak kullanılıyoruz. Elin Avrupalısı da yeni keşifler için sürekli Kuran okuyor, anlamaya çalışıyor. Abdulkadir bey, neyimize sahip çıka bildik ki buluşlarımıza çıkalım. Lokumumuzu Bulgar, baklavamızı Yunan sahiplendi (yedi)Çapanoğlu nun Yozgatı türlü oyunlarla, (Ethem olayları) ne hale getirildiyse Türk Milletinin üzerindeki türlü türlü oyunlar sayesinden başını kaldırıp gökyüzüne bakacak halimi kalıyor? Allah kuluna iki göz vermiş. bakmak yerine gözle yemek yemeye kalkışılırsa hem kör olur karanlıkta, hemde yarı aç kalınır toprakta. Bu gün İslam alemi bu hale getirilmiştir.Müslümanlar kitabını okumuyor yiyor.Oysa O kitap İslam aleminin müslüman ruhunun gözü.

Affınıza sığınarak. Yine uzun oldu. Selamlar hürmetler.Kaleminiz her daim var olsun.
SUZAN -- 25.11.2014 02:21
BİR VALİ
Sayın A. Kadir ÇAPANOĞLU,

Ailemizin değerli büyüğü, babam Turgut Başkaya'nın devlete hizmet yıllarını anlatan yazınızı büyük bir heyecan içerisinde okuduk. Kendisini yetiştiren devletine hizmet anlayışını, öğretmene olan saygıyı ve insani değerlerini yazınızdaki anlatımınız ile bizleri yıllar öncesine götürdünüz.

Yaşamının bir kısmından alınmış, yaşanmış olaylarla vatan, millet, cumhuriyet, öğretmen ve insan konularını anlatımınız ise bizlere ayrı bir heyecan verdi. Mevkilerin geçici olduğu, kalıcı olan ise vatan ve vatan toprağı üzerinde yaşayan milletine hizmet etmenin gururunu yaşamaktır.

Tüm çalışma hayatında ilkelerinden vazgeçmeyen, dimdik duran, vatanına, milletine hizmet anlayışı ve insana verdiği değerleri kendisine prensip edinen bir insan olarak, hizmet verdiği yörelerde yıllar sonra anılması bizler için gururdur.

Yıllar sonra onu anan tüm dostlarına ve yazınızla bizlere, genç nesillere aktardığınız için de size teşekkür ederiz.

Ailesi adına Emine ESENCAN
EMİNE ESENCAN -- 18.11.2014 18:08
KEHRİBAR
Abdülkadir Bey

Bu güzel taşı ben de çok severim. İsveç'te takı olarak pek çok satılıyordu. Amber taşını Atatürk'e hediye eden kişi zarif bir insanmış. Atatürk'ün amberi Afet Hanım'a hediye etmesi de hoş bir davranış. Afet Hanım, ben Hacettepe'de okurken Cumhuriyet Tarihi dersimize geliyordu. Onu tanıma şansım oldu. Yaşına rağmen hala çok güzeldi, ayrıca alçak gönüllüydü. Karşısındakini sakinleştiren bir büyüsü vardı. Hepsine rahmet diliyorum.

Saygılarımla
Mehlika Filiz Ulusoy -- 14.11.2014 15:13
MUTLULUK VE BULUTLARDAKİ ATATÜRK
Sayın Çapanoğlu, kimin tespitidir hatırlamıyorum ama okuduğum bir yazıdan aklımda kalan "Yüreğinizdeki hayaller ile gözlerinizi gökyüzüne çevirirseniz bulutlar hayallerinize göre şekil alır" diyordu. resimdeki manzarada orada bulunan insanların Atatürk'e kalben tam bağlılıkları ve gönülden anmaları olsa gerek. Yürekteki sevgi arşa yükselince, bu sevginin ve yüreğin düşünce gücü bulutları şekillendire biliyor anlaşılan.Elbetteki insan yüreğinde bu güç, sevgi enerjisi olmasaydı yeryüzü kuru bir topraktan ibaret olurdu. Paylaştığınız bu resimler ve yazınız yine bizleri düşünmeye ve zaman yolculuğuna çıkardı. Bu yolculukta tanık olduğum ikinci bir unsur da var ki geçmişle şimdiki zamanı kıyasladım ve kaybettiğimiz değerlerin ne büyük olduğunu görüyorum. Toplu çekilmiş öğretmen resminde öğretmenlerin giyim tarzlarına bakarak kişilik niteliklerini, görev ciddiyetlerini anlamaya çalıştım. O insanların duruşunda farklı bir asalet, kişiliklerinde ciddiyet, görev farkındalığından duruşa yansıyan şeref, hedeflerinde hasiyet, etraflarına yansıyan hamiyet ışığı görülüyor. Bu günün öğretmenlerine bakıyorum. Tüm ciddiyetten uzak, görevinin sorumluluğundan muaf, giyim tarzlarıylada tuhaf öğretmen müsvettelerine gelecek nesiller emanet ediliyor. Elbetteki sözümüz meclisten dışarıdır. Milli Eğitimden emekli biri olarak öyle öğretmenler gördüm ki, bacağında sitreç, üstünde bulijin, başında koyun postu gibi saç, ağzında sakızla İstiklal marşı töreninde bulunmamak için okulun içinde köşe bucak saklanan öğretmenler gördük.Bunlar derse mi girecekler, yoksa podyumda mı yürüyecekler diye düşünmeden edemiyoruz. Eskiden çarşı, pazara çıkınca toplum içindeki insanların giyim kuşamından kamuda çalışıp çalışmadığı hemen farkedilirdi. Bayan memurlar tayyör giyer, erkekler takım elbise ve kıravatsız kahveye bile girmezlerdi. Bizler çarşı pazarda bile amirimizn karşısında, kendimizi her an görev başındaymış gibi derli-toplu olma zorunluluğu hissederdik.Şimdi nesil çok rahatladı. Rahatladıkça da pek çok değerler kayboldu.İnsanın kendine bile saygısı kalmadı. Velhasılı geçmişin anılarını taşıyan bu resimdeki asaletle bu günün resmindeki asaletsizlik insanı düşündürüyor.Yüreğinde Atatürk' ü taşımayan bulutlarda onu gözleriyle nasıl yakalasın yaşatsın?

Yine başınızı ağrıttım sanırım. Çok özür dileyerek saygı ve hürmetler sunuyorum.
SUZAN -- 08.11.2014 18:53
BİR FOTOĞRAFIN HİKÂYESİ
Sayın Abdülkadir bey. Ben o fotoğrafı çeken emekli öğretmen Mustafa Kemal Aydoğan'ın oğluyum. Kuzeniniz Zehra Gülcem Artam hanım ile de bu vesile ile tanıştık.Kendisi sanıyorum anılarını yazdığı bir kitapta bu olaydan bahsetmek için benden izin istedi.Ben de tabi ki gururla dedim.Babam şu an 94 yaşında ve hala sağdır. Kendisi İzmir'de yaşıyor.Sağlık durumları şimdilik idare ediyor(Allah sağlık versin diyoruz). Bu arada sizi paylaşımlarınızdan takip ediyorum.Özellikle Yozgat ile ilgili bilgilerden faydalanıyorum.Bulabildiğim kadarıyla da Yozgat ile ilgili fotoğraf,bilgi ve belge toplamaya çalışıyorum.Bu vesile ile tanıştığımız için memnun oldum.Kolaylıklar dileğiyle selam ve sevgiler sunarım.
AHMET YAŞAR AYDOĞAN -- 28.10.2014 15:41
ÇAPANOĞLU DEYİMLERİ
Değerli büyüğüm, yazınızı okudum. Merak ettiğim bir mevzuyu güzel izah etmişsiniz. Elinize sağlık.
Selam ve dua ile.
CÜNEYT NOTÇUOĞLU -- 25.10.2014 10:33
ÇAPANOĞLU DEYİMLERİ
Muhterem Büyüğüm,

Değerli yazınızı okudum, can-ı gönülden "elinize sağlık" diyorum.

Hürmetlerimle,

dadal günçe
DADAL GÜNÇE -- 23.10.2014 12:39
ÇAPANOĞLU DEYİMLERİ
selam hocam ,Okumak öğrenmek güzel, hele'ki böylesi konuların irdelenerek konunun taraflarınca açık yüreklilikle izah yolunu seçmek erdemli olmanın en güzellerindendir, diye düşünüyorum, saygılarımla mahmut
mahmut erdem -- 20.10.2014 11:35
ÇAPANOĞLU DEYİMLERİ
Abdülkadir Bey,
Yazınızı zevkle okudum. Bunlar anlatılmalıdır ki insanlar Çapanoğullarının nasıl bir aile olduğunu, neler yaptığını doğru olarak değerlendirebilsin.
Selam ve saygılarımla
Mehlika Filiz Ulusoy -- 18.10.2014 11:24
BİR FOTOĞRAFIN HİKÂYESİ
Sevgili dostum, Aydınların görevi beyinleri aydınlatarak ışıltılı beyinleri çoğaltmaktır. Tarihe not düşerek, bu görevi çok iyi yapıyorsunuz. Yürekten kutlarım.
Etem Oruç -- 12.10.2014 12:40
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00