BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 18.11.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
204
Dün
:
4633
Toplam
:
14862819
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Değerli okuyucular, Yozgat’ımızın tarihi ile ilgili yaptığım araştırmaları değişik makalelerimde sizinle paylaşırken şu akrabalığın farkına vardım. Çapanoğlu Mustafa Paşanın baş ustası Nağaş Simon, onun torunu Çapanoğlu Süleyman Bey’in hazinedarı Ohannes Aslanyan ve onunda torunu Mustafa Kemal paşaya Atatürk soyadını öneren Agop Martayan Dilaçar. Nereden nereye?

Bu üç değerli Ermeni yurttaşımızı bu yazımda kısaca sizlere tanıtacağım.

Nağaş Simon usta: . Babası Ömer ağadan sonra Yozgat’ı şehir yapan kişi Çapanoğlu Ahmet Paşadır. Ahmet Paşa (1730-1765) kendisine bir saray yaptırıyor. Çapanoğulları sarayının yapılmasında yalnızca Yozgat’tan değil, Yozgat’ın dışında Kayseri’den, Sivas’tan, Amasya’dan Rum ve Ermeni mimarlar ve ustalar getiriliyor. Bunların arasında büyük usta Nağaş Simon’un ayrı bir yeri var. Yozgat’taki hemen bütün ahşap ve taş işçiliklerini Nağaş Simon ve ailesi yapmışlar. 1779 da Çapanoğlu Mustafa Paşanın yaptırdığı Çapanoğlu Büyük Camiinin ki, bu cami İstanbul’daki Süleymaniye camisinin ikizidir. Bu muhteşem caminin iç mekân süslemeleri de Ermeni büyük usta Nağaş Simon usta tarafından yapılmış.

Mustafa Paşa, Nağaş Simon’un çalışmalarından çok memnun kalmış ve her zaman mükâfatlandırmıştı. Kendisine de küçük bir konak yapması için müsaade etmiştir ve yapılması da Mustafa Paşa tarafından sağlanmıştır. Bu konak ancak 1915 lere kadar ayakta kalabilmiştir. Konağın diğer Türk evleri gibi haremlik ve selamlık olarak iki girişi vardı. Çünkü Ermeni cemaati de Türkler gibi yaşıyordu. Nağaş Simon, Yozgat’ın içinde kendi konağını yaptıktan sonra Ermeni kız çocukların eğitimi içinde küçük bir meslek okulu ile küçük bir kilisede yapıyor. Kitaptaki okulun resmine bakıyorum sanki bizim Cumhuriyet mektebi.(Yazar’ın notu: Bu konuda bilgisine başvurduğum Yozgat’ın canlı tarihi Yılmaz Göksoy ağabeyim şu bilgileri verdi. “Bu okulun yeri şimdiki Anadolu Lisesinin olduğu yerdi ve kilisenin bahçesindeydi. Şimdi Bozok Üniversitesi Rektörlüğü olan Cumhuriyet Mektebine çok benzerdi. Sonraki ismi sanırım İsmet Paşa mektebiydi ve çok büyük bir müsamere salonu vardı. Kilisenin de çok güzel altın varaklı alçı süslemeleri vardı. Kilise yıkılınca bu süslemeler şimdi Hükümet Binasının olduğu yerdeki çayevinin olduğu yerde bulunan sinema binasında kullanılmıştı. Bu sinema 1920 li yıllarda belediye tarafından yaptırılmıştı.”)

1852 tarihinde torunu Ohan (Ohannes) çorbacı (Aslanyan) sadece kız öğrenciler için yapılan bu okulu yenilemiş ve büyüterek üstüne bir kat daha ilave etmiş. O zamanlar diğer şehirlerde kızlar için böyle ayrı okul yoktu. Bütün bunlar Mustafa Paşanın izni ile olmuştu. Ohan çorbacı daha sonra meydanda kendi küçük bir kilise (şapel) yaptırıyor. İsmi de Surp Asvadazin (Meryem ana). Çapanoğlu camii içindeki büyük saatin bire bir aynısı kilise de varmış.

Ohan Çorbacı Aslanyan Efendi (1784-1874): Bozok Mutasarrıfı Çapanoğlu Süleyman Bey’in (ölm. 1813) hazinesini (Hazine-i Hassa) idare eden, harcamalarını yapan, kayıtlarını tutan, Çapanoğlu Büyük Camiinin inşasında da harcamaları titizlikle takip eden kişidir, kâhyasıdır. Büyük usta Nağaş Simon’un torunudur. Çapanoğlu beylerinin en kuvvetlisi Süleyman Bey, Ermeni sanatkâr ve tüccarlarına çok cesaret vermiş, kendi yanında bile yaşamalarına müsaade etmişti. Süleyman Bey’in zamanında Çapanoğlu beyleri ile ticarete başlayarak büyük servet yapmıştı. Bankalarla çalıştılar ve dünyaya açılmaya başladılar. Ohan Arslanyan Yozgat’ın ileri gelenleri arasındaydı. Aslanyan ailesi şehirde Çapanoğulları kadar tanınmış bir aileydi. Çapanoğlu ailesi himayesinde nüfuz ve otorite sahibi oldular. Ermeni cemaatine çok hizmetler vermişlerdi. Bunlar Ermeni cemaatinin de en çok bağış yapan üyeleriydiler. Ohan Çorbacı (Aslanyan) zamanında çok sayıda Ermeni sanatkâr ve tüccar geldi Yozgat’ın etrafındaki köylere yerleştiler.

Çok varlıklı olan Ohan Çorbaçı sonraları Camii Kebir’in (Çapanoğlu camii) bütün aydınlatma giderlerini üstlenmiştir. Dikkat buyurun, bir Müslüman mabedinin aydınlatma giderini bir Hristiyan vatandaş yükleniyor. Ohan Çorbacı, Sarıhamzalı ve Kavadya da kiliseler yaptırır ve Yozgat’ta yaşayan Türk ve Ermeni tüm ihtiyaç sahiplerine de yardımda bulunan hayırsever birisiydi.

65 yaşında, çok zeki görünen sert tavırlı birisiydi. Bir sanatkâr değildi ama zenginliğinin bilincindeydi. Zira bu konak kimin diye sorduklarında Ohan Çorbacının, bu han kimin diye sorduklarında Ohan Çorbacının, bu köşk kimin diye sorduklarında hep Ohan Çorbacının derlerdi. Bu gün etnografya müzesi olarak kullanılan Nizamoğlu Konağı Ohan Çorbacının konağıydı. Çapanoğullarının sayesinde çok varlıklı biri olmuştu. Sanki Yozgat’ın bir bölümü bu zengin aileye aitti. Zaman zaman Süleyman Bey ile meclis yapar sorunları görüşürler fikir teatisinde bulunurlardı. Hem Tükler hem Ermeniler Ohan Çorbacıya çok saygı gösterirlerdi. Yaptırdığı Ermeni okullarının tüm giderlerini ve öğretmenlerin maaşlarını da Ohan Çorbacı karşılardı. Kendine uğraşı olarak Ermenilerin giydiği feslerin üzerine taktıkları gümüş haçlardan yapardı.

XIX. yy. ikinci yarısında, Ohan Arslanyan’ın (1784-1874) bağışıyla Ruhani Önderlik binasının avlusunda daha ziyade Yozgat Merkez Okulu diye anılan Ermeni okulu tesis edilir. Hayırsever Arslanyan kiliseden Taş Han köprüsüne uzanan yolun iki yanında yer alan dükkânları da inşa ettirir. Bu dükkânların geliri kilise ve okulun masraflarını karşılamak için kullanılır. Ermeniler, durumu iyi olan, kapısında işçi çalıştıran ve açları doyuranlara “çorbacı” derler, insanlara çorba içiren anlamında. Arslanyan da, çorbacı konumuna ulaşmıştı. En önemlisi de Osmanlının en büyük ayanı Çapanoğlu ailesi ile Yozgat Ermenileri arasındaki iletişimi sağlamaktaydı. Şehirde birçok inşaat yapıyor, Çapanoğulları adına Yozgat sancağının aşar vergisini devletten satın alıyordu.

Ermeniler, Çapanoğullarının uyguladığı özendirici politikalarla şehre yerleşmişler ve kısa sürede Ermeni nüfusu büyük artış göstermişti. Ermeniler, Çapanoğullarının iyiliklerinden çok faydalandılar. Yozgat ve çevresinde 48 Ermeni köyü vardı bunların bazıları kendi dillerini bile kaybetmişlerdi ama geleneklerini korumuşlardı. Ermenilerin bulunduğu köyler şunlardı. Yozgat merkez, Akdağmadeni, Armağan, Alaca, Pöhrenk/Gümüşkavak, Karahallı, Karayakup, Karaçayır, Karabıyık, Kızılcaova, Kumkuyu, Danışman, Danyalyenbağ, Yahyalı, Elekçiler, Eğlence, Taşlıgedik, Terzili,İgdeli,İncirli, Ürneç/Konuklar, İkikariye, Göveçli, Gürden/Yazıkışla, Mağaroğlu/Şerefoğlu, Mansuroğlu, Melez, Menteşe, Uzunlu, Çat büyük, Çat küçük, Çat mırıklar, Çatak, Çakmak, Çokradan, Belören, Bebek, Boğazlıyan, Burunkışla, Rumdigin/Felahiye, Saatlı, Sarıhamza, Sazlı, Saray, Sığırkuyruğu, Sungurlu, Derihamza, Keller/ Yenipazar, Köhne/Sorgun, Kediler/Armağan, Kahya, Kürkçüler, Tahralı. Ahmet Paşanın oğlu Süleyman Bey (Mustafa Paşanın kardeşi) zamanında Yozgat’ın nüfus çok artmıştı.

Agop Dilaçar Martayan: Dilaçar, büyük usta Nağaş Simon ustanın torunu Ohan Aslanoğlu’nun torununun oğludur. Yani, torunun, torunun, torunu. Ohan Efendi(Aslanyan), Agop Dilaçar’ın da anne tarafından büyük dedesi oluyor. Agop Martayan İstanbul 22 Mayıs 1895 tarihinde İstanbul Büyükdere’de doğar (22 Mayıs 1895 – 12 Eylül 1979). Türk dili üzerine uzmanlaşmış Türkiye Ermeni’si dilbilimcidir.

İlk ve orta öğrenimini Gedikpaşa’da, Amerikalı misyonerlerin açtığı bir okulda tamamlar. 1915’de Robert Koleji bitirir. Lisanlara karşı meyli vardır, Ermenice ve Türkçenin yanı sıra İngilizce, Yunanca, İspanyolca, Latince, Almanca, Rusça ve Bulgarcadan da anlar. Birinci Cihan Harbinde Mülazim-i Evvel (yedek zabit) olarak askere alınır. Kafkas cephesine yollanırsa da komutanları o hassas coğrafyada vazife yapmasını mahzurlu bulurlar. Suriye’ye kaydırılır. Burada M. Kemal ile tanışır ve önü açılır.

Birinci Cihan Harbi... Suriye Cephesi... Asteğmen Agop Martayan Halep’te İngiliz subayları ile görüşüp konuştuğu için gözaltına alınır. Esirlerle temas affedilmez bir suçtur. Sadece bizde değil bütün dünyada... Onu ihanet-i vataniye suçu ile zincire vurur, alır götürürler Şam’a. Belki de divan-ı harbe verilecektir. Kendi kendine “ben bittim demek ki buraya kadarmış” der

Olan olmuştur artık, ifade verirken alttan almaz. Barbarlık der, eziyet der, medeniyetsizlik der ki bunlar da ayrıca suçtur. Komutan pek kulak vermez, gözü koltuğu altındaki kâğıtlardadır. Ellerini çözdürür, tabancasını iade eder, çay ısmarlar. Agop’un Lâtin harfleri ile tuttuğu müsveddeleri inceler, sorular sorar. “Yine gel konuşalım” der ve asteğmeni rahatlatıp uğurlar.

Agop şaşkındır. Onun Mustafa Kemal olduğunu bilmiyordur daha. Savaşın ardından bir süre Robert Kolej’de İngilizce öğretmenliği yapar. Sonra Beyrut’ta bir Ermeni okuluna müdür olur. Ermeni gazetesi Luys’un Genel Yayın Yönetmenliğini de üstlenir bu arada. Kendini Türkiye’de emniyette hissetmemiş olmalıdır ki Sofya’ya kaçar, Svabodan Üniversitesi’nde doğu dilleri okutmaya başlar. Ermeni gazetelere yazılar da yollamaktadır. Sonra ne olursa olur, TC ile arası açılır, vatandaşlıktan çıkarılır.

22 Eylül 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayı'nda, Mustafa Kemal Atatürk'ün başkanlığında gerçekleştirilen I. Türk Dil Konferansı'na İstepan Gurdikyan ve Kevork Simkeşyan ile birlikte dil uzmanı olarak davet edilir. Ancak, Agop’un yurda girmesi kâbil değildir. M. Kemal ısrarcıdır. Sofya Konsolosluğunu ayağa kaldırır. Konsolos usulsüz olmasına rağmen vize vermekle kalmaz, eline ‘kolaylık gösterilsin. M. Kemal’in hususi davetlisidir” şeklinde bir mektup sıkıştırır. Dolmabahçe Sarayında mevzu Türk dilidir. Davetliler arasında soydaşları İstepan, Kevork, Mihran, Bedros ve Hrant Efendileri görünce içi rahatlar.

M. Kemal Birinci Türk Dil Konferansı’nda ona Türk Dil Derneği Başuzmanlığı ve ilk Genel Sekreterlik ünvânlarını bağışlar. 1934’te Soyadı Kanunu kabul edilince, Türkçe ile ilgili yaptığı çalışmalarından ötürü Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendisine "Dilaçar" soyadı verilir. Bu adı yaşamı boyunca Atatürk ve Türkçe sevgisiyle birlikte taşımış, o da Mustafa Kemal Paşa için Atatürk soyadını önermişti. Agop Martayan Dilaçar, ölene kadar TDK’nın ‘Genel Yazmanı’ olarak vazife yapar. İlk kurultayda “Türk, Sümer ve Hint dilleri arasındaki rabıtalar” hakkında bir bildiri sunar. Türkçeye ve Türkiye’ye tutkun bir bilgindi. Atatürk’e, Türk Devrimine yürekten bağlıydı; anadili Türkçe olanların kimisi de Türkçeyi onun gibi sevseydi, Dil Devriminin önüne dikilmezlerdi.

İşini o kadar çok sevmişti ki “Yaşamım burada, Türk Dil Kurumu’ndaki masamda bitsin isterim” demişti. Yazık ki bu isteği gerçekleşmedi; 1979 yazında dinlenmek için gittiği İstanbul, Büyükdere de hastalandı. Cerrahpaşa Hastanesine kaldırıldı ve 12 Eylül 1979’da 84 yaşındayken öldü. Toprağı bol olsun. İşte size dededen toruna gurur duyulacak 250 yıllık bir geçmiş.


09.07.2018







Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
YOZGAT’TA BİR DÜĞÜN HİKÂYESİ
Ağabey günaydın, kalemine sağlık, bizimkilerin düğününü benim bile bir kısmını bilmediğim taraflarıyla yazmışsın. Çok hoşuma gitti, keyifle okudum. Ayrıca hatırladığın detaylara da hayret ettim.Bir kısmını okuyunca ben de hatırladım, fakat sen epeyce olayı, insanı, yaşanmışlıkları hatırlıyorsun, bravo. Bu yaklaşımın ve emeğin ve yazdıklarınla hem geçmiş Yozgat'ı günümüze taşıyorsun, hem de Yozgat'ın kentsel kimliğini yeni nesillere aktarıyorsun. Bu anlamda belirtmek istediğim bir şey daha var. Seçimler bitti ve yeni yönetimler belirlendi.Seçilen bu yeni yöneticiler hem kendilerini hem de bağlı oldukları partilerini yüceltmek amacıyla birçok projeye girişecekler, inşaatlara ve yatırımlara başlayacaklar. Son günlerin medyatik söylemi olan "marka kentler" yaratmaya çalışacaklar. İşte bu noktada o kente ait olan değerleri, örf, adet ve gelenekleri bilen, tanıyan, yaşayan sen ve senin gibi Yozgat'lıların, kurulabilecek bir "kent konseyi"nde görev alarak yönetime ve kente ciddi katkılarda bulunacağınıza içtenlikle katılıyor ve böyle bir oluşumun yeni yöneitmle birlikte hayata geçirilmesini tüm inancımla öneriyorum.Bu, yeni yönetim için de kesinlikle çok yararlı bir buluşma ve birliktelik olacaktır.Yönetimler çok iyi niyetli olabilirler, ancak kent yönetimi "marka kentler" yaratma kıskacına sıkıştırılacak kadar yüzeysel ve basit değildir.Aksi takdirde asfalt dökmek, kent park yapmak, suları akıtmak vb.yaşamsal öneme sahip projeleri hayata geçirmekle övünen ama geçmişi ve değerleri ile kopuk bir kent yönetimi, ne o kentten yetişinlere ne de o kentte yaşayanlara gerçekten vermesi gereken şeyleri verebilir. Eğer Bozkırın Romancısı bir "Abbas Sayar"ı, yaşayan en büyük şairi ve ozanı bir "Gülten Akın"ı, birçok ses sanatçısını, akademisyeni ve sayamadığım bir çok değeri yeni kuşaklara aktarabilirsek işte o zaman Yozgat'ın ve Yozgat'lılığın ne olduğunu daha içten anlatmış ve hissettirmiş oluruz. Yada Sevgili Ağabeyim, sen ve diğer yazarların yazdıklarını büyük bir özlemle ve nostaljik duygularla burnumuzun direği sızlayarak okumaya devam ederiz. Umarım yeni yönetim daha farklı bir yaklaşımla Yozgat'ı yönetmeye soyunur. Sevgi ve saygılarımla...
bülent cerit -- 02.04.2014 09:16
YOZGAT’TA BİR DÜĞÜN HİKÂYESİ

Abdülkadir Bey,

Zurna çaldığınız için azarlanmanıza üzüldüm. Ne diyeyim, Çapanlar böyledir! Anneanemden dinlediğim hikaye şöyle: Çapanoğlunun hanımı, Tekkaşın Zübeyde'yi evine çağırmış, çaldırıp söyletiyormuş. İki gelinine kalkın oynayın demiş. Onlar utandıklarından kalkmamışlar. Israr üzerine sonunda bir güzel oynamışlar. Akşam beyi eve gelince, kayınvalide gelinlerini "Utanmadan önümde oynadılar" diye şikayet etmiş. Çapanoğlu, bir yanına kar, bir yanına bal dolu kap koyup gelinlerini huzuruna çağırtmış. Gelinler karşısında el pençe divan dururken, kayınpeder "Karlıktan kar yiyin, ballıktan bal yiyin; Tekkaş çalsın siz oynayın" demiş. Bunu, belki üzüntünüzü unutturur diye yazdım.

Saygılarımla
Mehlika Filiz Ulusoy -- 30.03.2014 18:30
YOZGAT’TA BİR DÜĞÜN HİKÂYESİ
Değerli Hocam, yazınızı okurken yine Yozgat'a bir yolculuk yaptık. Hemde ne yolculuk. Bizi gerilere doğru götürüp hem memleket özlemimizi, hemde çocukluğumuzdaki düğünlerimizi duyumsattınız.Geçmişte kalan insanların anlayışı, eğlencesi, hoşgörüsü, misafirperverliği,dahası gelinliği-damatlığı çok ayrıcalıklı bir farklılıktı.Ne yazık ki günümüzde evliliğin çok değeri kalmadığı gibi düğünlerinde pek kıymeti kalmadı. Toplum sosyalleşmek yerine bireyselleşmeye doğru gidiyor.Kentler büyüdükçe birbirinden kopuyor.İnsanlar çoğaldıkça birbirinden uzaklaşıyor.Oysa ki, düğünler değilmiydi konu komşuyu bir birine yaklaştıran, akrabaları bir birine tanıştıran,nişanlı çiftleri kaynaştıran,uzakları yakınlaştıran,yardımlaşmayı-paylaşmayı yaygınlaştıran?. Artık günümüzde kimse kimseyle özel gününü dahi paylaşmak istemiyor. Düğün masraflı iş deyip, o parayla balayı yaparız düşüncesiyle işin içinden sıyrılıyorlar.Bi kaç günlük balayı sayesinde belki biraz mutlu oluyorlar ama toplum kültüründe neleri öldürüyorlar, sosyal yaşamdan neleri soyup alıyorlar bunu farkedemiyoruz bile. Balayı dedikleri şey sanki hayatın içinde birdaha yaşanmayacak bir olay gibi özel günü paylaşmamak için kullanılan kaçamaktan başka birşey değil.

Eski adetler, gelenekler günümüzde azalmış olsada yazı üzerinde bile insan ruhuna çok şey katabiliyor.Zamanı durdurmak mümkün olmayabilir fakat, zamanın kültürü aşındırmasına musade etmemek insanın elinde olsa gerek diye düşünüyorum.

Kaleminizin daim olması dileği ile saygılar selamlar.
SUZAN -- 29.03.2014 22:47
YOZGAT’TA BİR DÜĞÜN HİKÂYESİ
Değerli Abdülkadir Bey'ciğim,
'Aydınlık için karanlık' eylemi sırasında okudum dayınızın düğün öyküsünü.
İçim aydınlandı. Ne mutlu Yozgat'a ki sizin gibi dünü bugüne taşıyan sizin gibi değerli evlatları var. Ellerinize sağlık. Yüreğinize sağlık. Saygıyla.
Olcay Akkent -- 29.03.2014 21:23
BİR 18 MART YAZISI
selam can abim ne denebilir ki anlatım güzeliğinden mi, nedir göğsümden bir duygunun göz sulanmamla hallolduğunu hisettirdi ,evet günümüzde hocalarımızda biraz olsun nasiplenseler de yetiştirdikleri oğrencilerine yeterli derecede okudunuz sizler ara elaman olacaksınız gibi sözlerle çocuklarımızın gelecek özlemiyle oynamasalar diyebildim.. saygılarımla.. hoşcakalın..
mahmut erdem -- 24.03.2014 14:19
BİR 18 MART YAZISI
Her zamanki gibi güzel üslup, sürükleyici anlatım. Yüreğinize sağlık Sayın ÇAPANOĞLU....
Şakir ŞEN -- 22.03.2014 21:06
HAMAM
Değerli Kuzenim Abdulkadir,

Bizleri gene bu güzel yazınla çocukluk günlerimize döndürdüğün için çok teşekkür ederim.
Yukarı Nohutlu’da evimizin hemen karşısında Başçavuş hamamı vardı. O zamanlar kendi haline terkedilmiş harabe bir halde olduğundan daha uzaktaki Aynalı hamama giderek hamam keyfini orada yaşardık. Bazan da değerli akrabamız Prof. Dr. Mehlika Filiz Ulusoy Hanımefendinin yorumunda bahsettiği gibi banyomuzu mütevazi imkanlarımızla evde yapardık. Tabii biz çocuklar için hamama gitmenin bir başka güzelliğide çarşıya gidip eve fayton getirmekti.

Kalemine sağlık değerli Kuzenim.

M. Celalettin Çapanoğlu
M. Celalettin Çapanoğlu -- 22.03.2014 11:05
HAMAM
YorumunuzÇok güzel anlatımınız ile önemli konuları bir çırpıda dile getiriyorsunuz. Kaleminize ve yüreğinize sağlık....
semih -- 15.03.2014 01:16
HAMAM
Abdülkadir Bey,
Yazdığınız makale geçmişte insanların nasıl yıkandığı konusunda bir kaynak olacaktır.
Ben soba ile ortam ısıtması yapıldığı dönemi yaşadım. Ancak çok küçükken sobanın yanında mangal ateşinden de yararlandığımızı hatırlıyorum.

o dönemde zor pişen yemekler maltızda kolay pişenler de gaz ocağında pişirilirdi.Daha sonra pişirme için hava gazı evlere borularla ulaştırıldı. Ulaşılamayan yerlerde tüp gaz hala kullanılıyor. Şimdi birçok yerde doğal gaz hizmetimizde.

Yıkanmak için hamama giderdik ya da sobanın üstündeki güğüm kaynarken küçükleri sobanın yanındaki leğene oturtup yıkayıverirlerdi. Büyükler de bir küçük odada bir kovadan tas tas su dökünerek yıkanırlardı. Orada su olmazdı çünkü evlerde su yoktu. Su dışarıdan taşınarak getirilirdi. Aradaki aşamaları anlatmayacağım. Merkezi doğal gazla ısınan suyun gece gündüz musluklardan aktığını da gördüm.
Mehlika filiz ulusoy -- 14.03.2014 11:16
SORULAMAYAN ADRES
Kadir Abi'cim
Öykünüzde toplumsal bir yaramıza parmak basmışsınız. Ailelerin dramları.Yaşanmışlıklarından kesitler.Böyle durumlarda kızlarını evlatlıktan reddeden analar, babalar da var.Maalesef var.Öykünüzde yüreklere su serpen yan babanın kızına sahip çıkması, onu araması, babanın karşısına sizin çıkmanız Belli ki İstanbul'un yabancısı,kızının hatasının ezikliğini yaşayan bir baba..Umarım yüreği acılı baba evladını bulup, onun elinden tutar,onu tekrar kazanır.
Kadir Abi'cim siz kızının hatasının ezikliğini yaşayan bir babaya sadece adresi tarif etmekle kalmayıp ona öfkesini, kızgınlığını dizginleyip yapması gereken en doğruyu göstermişsiniz.O aile için yüreğinize sağlık ,öykünüzü bizlerle paylaştığınız için de kaleminize sağlık, hepimiz içn dilinize, emeğinize sağlık.
Nahile BİRYILDIRIR -- 11.03.2014 03:33
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
 
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00