BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 22.09.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
269
Dün
:
4633
Toplam
:
14478313
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Değerli okuyucular, Yozgat’ımızın tarihi ile ilgili yaptığım araştırmaları değişik makalelerimde sizinle paylaşırken şu akrabalığın farkına vardım. Çapanoğlu Mustafa Paşanın baş ustası Nağaş Simon, onun torunu Çapanoğlu Süleyman Bey’in hazinedarı Ohannes Aslanyan ve onunda torunu Mustafa Kemal paşaya Atatürk soyadını öneren Agop Martayan Dilaçar. Nereden nereye?

Bu üç değerli Ermeni yurttaşımızı bu yazımda kısaca sizlere tanıtacağım.

Nağaş Simon usta: . Babası Ömer ağadan sonra Yozgat’ı şehir yapan kişi Çapanoğlu Ahmet Paşadır. Ahmet Paşa (1730-1765) kendisine bir saray yaptırıyor. Çapanoğulları sarayının yapılmasında yalnızca Yozgat’tan değil, Yozgat’ın dışında Kayseri’den, Sivas’tan, Amasya’dan Rum ve Ermeni mimarlar ve ustalar getiriliyor. Bunların arasında büyük usta Nağaş Simon’un ayrı bir yeri var. Yozgat’taki hemen bütün ahşap ve taş işçiliklerini Nağaş Simon ve ailesi yapmışlar. 1779 da Çapanoğlu Mustafa Paşanın yaptırdığı Çapanoğlu Büyük Camiinin ki, bu cami İstanbul’daki Süleymaniye camisinin ikizidir. Bu muhteşem caminin iç mekân süslemeleri de Ermeni büyük usta Nağaş Simon usta tarafından yapılmış.

Mustafa Paşa, Nağaş Simon’un çalışmalarından çok memnun kalmış ve her zaman mükâfatlandırmıştı. Kendisine de küçük bir konak yapması için müsaade etmiştir ve yapılması da Mustafa Paşa tarafından sağlanmıştır. Bu konak ancak 1915 lere kadar ayakta kalabilmiştir. Konağın diğer Türk evleri gibi haremlik ve selamlık olarak iki girişi vardı. Çünkü Ermeni cemaati de Türkler gibi yaşıyordu. Nağaş Simon, Yozgat’ın içinde kendi konağını yaptıktan sonra Ermeni kız çocukların eğitimi içinde küçük bir meslek okulu ile küçük bir kilisede yapıyor. Kitaptaki okulun resmine bakıyorum sanki bizim Cumhuriyet mektebi.(Yazar’ın notu: Bu konuda bilgisine başvurduğum Yozgat’ın canlı tarihi Yılmaz Göksoy ağabeyim şu bilgileri verdi. “Bu okulun yeri şimdiki Anadolu Lisesinin olduğu yerdi ve kilisenin bahçesindeydi. Şimdi Bozok Üniversitesi Rektörlüğü olan Cumhuriyet Mektebine çok benzerdi. Sonraki ismi sanırım İsmet Paşa mektebiydi ve çok büyük bir müsamere salonu vardı. Kilisenin de çok güzel altın varaklı alçı süslemeleri vardı. Kilise yıkılınca bu süslemeler şimdi Hükümet Binasının olduğu yerdeki çayevinin olduğu yerde bulunan sinema binasında kullanılmıştı. Bu sinema 1920 li yıllarda belediye tarafından yaptırılmıştı.”)

1852 tarihinde torunu Ohan (Ohannes) çorbacı (Aslanyan) sadece kız öğrenciler için yapılan bu okulu yenilemiş ve büyüterek üstüne bir kat daha ilave etmiş. O zamanlar diğer şehirlerde kızlar için böyle ayrı okul yoktu. Bütün bunlar Mustafa Paşanın izni ile olmuştu. Ohan çorbacı daha sonra meydanda kendi küçük bir kilise (şapel) yaptırıyor. İsmi de Surp Asvadazin (Meryem ana). Çapanoğlu camii içindeki büyük saatin bire bir aynısı kilise de varmış.

Ohan Çorbacı Aslanyan Efendi (1784-1874): Bozok Mutasarrıfı Çapanoğlu Süleyman Bey’in (ölm. 1813) hazinesini (Hazine-i Hassa) idare eden, harcamalarını yapan, kayıtlarını tutan, Çapanoğlu Büyük Camiinin inşasında da harcamaları titizlikle takip eden kişidir, kâhyasıdır. Büyük usta Nağaş Simon’un torunudur. Çapanoğlu beylerinin en kuvvetlisi Süleyman Bey, Ermeni sanatkâr ve tüccarlarına çok cesaret vermiş, kendi yanında bile yaşamalarına müsaade etmişti. Süleyman Bey’in zamanında Çapanoğlu beyleri ile ticarete başlayarak büyük servet yapmıştı. Bankalarla çalıştılar ve dünyaya açılmaya başladılar. Ohan Arslanyan Yozgat’ın ileri gelenleri arasındaydı. Aslanyan ailesi şehirde Çapanoğulları kadar tanınmış bir aileydi. Çapanoğlu ailesi himayesinde nüfuz ve otorite sahibi oldular. Ermeni cemaatine çok hizmetler vermişlerdi. Bunlar Ermeni cemaatinin de en çok bağış yapan üyeleriydiler. Ohan Çorbacı (Aslanyan) zamanında çok sayıda Ermeni sanatkâr ve tüccar geldi Yozgat’ın etrafındaki köylere yerleştiler.

Çok varlıklı olan Ohan Çorbaçı sonraları Camii Kebir’in (Çapanoğlu camii) bütün aydınlatma giderlerini üstlenmiştir. Dikkat buyurun, bir Müslüman mabedinin aydınlatma giderini bir Hristiyan vatandaş yükleniyor. Ohan Çorbacı, Sarıhamzalı ve Kavadya da kiliseler yaptırır ve Yozgat’ta yaşayan Türk ve Ermeni tüm ihtiyaç sahiplerine de yardımda bulunan hayırsever birisiydi.

65 yaşında, çok zeki görünen sert tavırlı birisiydi. Bir sanatkâr değildi ama zenginliğinin bilincindeydi. Zira bu konak kimin diye sorduklarında Ohan Çorbacının, bu han kimin diye sorduklarında Ohan Çorbacının, bu köşk kimin diye sorduklarında hep Ohan Çorbacının derlerdi. Bu gün etnografya müzesi olarak kullanılan Nizamoğlu Konağı Ohan Çorbacının konağıydı. Çapanoğullarının sayesinde çok varlıklı biri olmuştu. Sanki Yozgat’ın bir bölümü bu zengin aileye aitti. Zaman zaman Süleyman Bey ile meclis yapar sorunları görüşürler fikir teatisinde bulunurlardı. Hem Tükler hem Ermeniler Ohan Çorbacıya çok saygı gösterirlerdi. Yaptırdığı Ermeni okullarının tüm giderlerini ve öğretmenlerin maaşlarını da Ohan Çorbacı karşılardı. Kendine uğraşı olarak Ermenilerin giydiği feslerin üzerine taktıkları gümüş haçlardan yapardı.

XIX. yy. ikinci yarısında, Ohan Arslanyan’ın (1784-1874) bağışıyla Ruhani Önderlik binasının avlusunda daha ziyade Yozgat Merkez Okulu diye anılan Ermeni okulu tesis edilir. Hayırsever Arslanyan kiliseden Taş Han köprüsüne uzanan yolun iki yanında yer alan dükkânları da inşa ettirir. Bu dükkânların geliri kilise ve okulun masraflarını karşılamak için kullanılır. Ermeniler, durumu iyi olan, kapısında işçi çalıştıran ve açları doyuranlara “çorbacı” derler, insanlara çorba içiren anlamında. Arslanyan da, çorbacı konumuna ulaşmıştı. En önemlisi de Osmanlının en büyük ayanı Çapanoğlu ailesi ile Yozgat Ermenileri arasındaki iletişimi sağlamaktaydı. Şehirde birçok inşaat yapıyor, Çapanoğulları adına Yozgat sancağının aşar vergisini devletten satın alıyordu.

Ermeniler, Çapanoğullarının uyguladığı özendirici politikalarla şehre yerleşmişler ve kısa sürede Ermeni nüfusu büyük artış göstermişti. Ermeniler, Çapanoğullarının iyiliklerinden çok faydalandılar. Yozgat ve çevresinde 48 Ermeni köyü vardı bunların bazıları kendi dillerini bile kaybetmişlerdi ama geleneklerini korumuşlardı. Ermenilerin bulunduğu köyler şunlardı. Yozgat merkez, Akdağmadeni, Armağan, Alaca, Pöhrenk/Gümüşkavak, Karahallı, Karayakup, Karaçayır, Karabıyık, Kızılcaova, Kumkuyu, Danışman, Danyalyenbağ, Yahyalı, Elekçiler, Eğlence, Taşlıgedik, Terzili,İgdeli,İncirli, Ürneç/Konuklar, İkikariye, Göveçli, Gürden/Yazıkışla, Mağaroğlu/Şerefoğlu, Mansuroğlu, Melez, Menteşe, Uzunlu, Çat büyük, Çat küçük, Çat mırıklar, Çatak, Çakmak, Çokradan, Belören, Bebek, Boğazlıyan, Burunkışla, Rumdigin/Felahiye, Saatlı, Sarıhamza, Sazlı, Saray, Sığırkuyruğu, Sungurlu, Derihamza, Keller/ Yenipazar, Köhne/Sorgun, Kediler/Armağan, Kahya, Kürkçüler, Tahralı. Ahmet Paşanın oğlu Süleyman Bey (Mustafa Paşanın kardeşi) zamanında Yozgat’ın nüfus çok artmıştı.

Agop Dilaçar Martayan: Dilaçar, büyük usta Nağaş Simon ustanın torunu Ohan Aslanoğlu’nun torununun oğludur. Yani, torunun, torunun, torunu. Ohan Efendi(Aslanyan), Agop Dilaçar’ın da anne tarafından büyük dedesi oluyor. Agop Martayan İstanbul 22 Mayıs 1895 tarihinde İstanbul Büyükdere’de doğar (22 Mayıs 1895 – 12 Eylül 1979). Türk dili üzerine uzmanlaşmış Türkiye Ermeni’si dilbilimcidir.

İlk ve orta öğrenimini Gedikpaşa’da, Amerikalı misyonerlerin açtığı bir okulda tamamlar. 1915’de Robert Koleji bitirir. Lisanlara karşı meyli vardır, Ermenice ve Türkçenin yanı sıra İngilizce, Yunanca, İspanyolca, Latince, Almanca, Rusça ve Bulgarcadan da anlar. Birinci Cihan Harbinde Mülazim-i Evvel (yedek zabit) olarak askere alınır. Kafkas cephesine yollanırsa da komutanları o hassas coğrafyada vazife yapmasını mahzurlu bulurlar. Suriye’ye kaydırılır. Burada M. Kemal ile tanışır ve önü açılır.

Birinci Cihan Harbi... Suriye Cephesi... Asteğmen Agop Martayan Halep’te İngiliz subayları ile görüşüp konuştuğu için gözaltına alınır. Esirlerle temas affedilmez bir suçtur. Sadece bizde değil bütün dünyada... Onu ihanet-i vataniye suçu ile zincire vurur, alır götürürler Şam’a. Belki de divan-ı harbe verilecektir. Kendi kendine “ben bittim demek ki buraya kadarmış” der

Olan olmuştur artık, ifade verirken alttan almaz. Barbarlık der, eziyet der, medeniyetsizlik der ki bunlar da ayrıca suçtur. Komutan pek kulak vermez, gözü koltuğu altındaki kâğıtlardadır. Ellerini çözdürür, tabancasını iade eder, çay ısmarlar. Agop’un Lâtin harfleri ile tuttuğu müsveddeleri inceler, sorular sorar. “Yine gel konuşalım” der ve asteğmeni rahatlatıp uğurlar.

Agop şaşkındır. Onun Mustafa Kemal olduğunu bilmiyordur daha. Savaşın ardından bir süre Robert Kolej’de İngilizce öğretmenliği yapar. Sonra Beyrut’ta bir Ermeni okuluna müdür olur. Ermeni gazetesi Luys’un Genel Yayın Yönetmenliğini de üstlenir bu arada. Kendini Türkiye’de emniyette hissetmemiş olmalıdır ki Sofya’ya kaçar, Svabodan Üniversitesi’nde doğu dilleri okutmaya başlar. Ermeni gazetelere yazılar da yollamaktadır. Sonra ne olursa olur, TC ile arası açılır, vatandaşlıktan çıkarılır.

22 Eylül 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayı'nda, Mustafa Kemal Atatürk'ün başkanlığında gerçekleştirilen I. Türk Dil Konferansı'na İstepan Gurdikyan ve Kevork Simkeşyan ile birlikte dil uzmanı olarak davet edilir. Ancak, Agop’un yurda girmesi kâbil değildir. M. Kemal ısrarcıdır. Sofya Konsolosluğunu ayağa kaldırır. Konsolos usulsüz olmasına rağmen vize vermekle kalmaz, eline ‘kolaylık gösterilsin. M. Kemal’in hususi davetlisidir” şeklinde bir mektup sıkıştırır. Dolmabahçe Sarayında mevzu Türk dilidir. Davetliler arasında soydaşları İstepan, Kevork, Mihran, Bedros ve Hrant Efendileri görünce içi rahatlar.

M. Kemal Birinci Türk Dil Konferansı’nda ona Türk Dil Derneği Başuzmanlığı ve ilk Genel Sekreterlik ünvânlarını bağışlar. 1934’te Soyadı Kanunu kabul edilince, Türkçe ile ilgili yaptığı çalışmalarından ötürü Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendisine "Dilaçar" soyadı verilir. Bu adı yaşamı boyunca Atatürk ve Türkçe sevgisiyle birlikte taşımış, o da Mustafa Kemal Paşa için Atatürk soyadını önermişti. Agop Martayan Dilaçar, ölene kadar TDK’nın ‘Genel Yazmanı’ olarak vazife yapar. İlk kurultayda “Türk, Sümer ve Hint dilleri arasındaki rabıtalar” hakkında bir bildiri sunar. Türkçeye ve Türkiye’ye tutkun bir bilgindi. Atatürk’e, Türk Devrimine yürekten bağlıydı; anadili Türkçe olanların kimisi de Türkçeyi onun gibi sevseydi, Dil Devriminin önüne dikilmezlerdi.

İşini o kadar çok sevmişti ki “Yaşamım burada, Türk Dil Kurumu’ndaki masamda bitsin isterim” demişti. Yazık ki bu isteği gerçekleşmedi; 1979 yazında dinlenmek için gittiği İstanbul, Büyükdere de hastalandı. Cerrahpaşa Hastanesine kaldırıldı ve 12 Eylül 1979’da 84 yaşındayken öldü. Toprağı bol olsun. İşte size dededen toruna gurur duyulacak 250 yıllık bir geçmiş.


09.07.2018







Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
BİR VALİ
Sayın ilgili,
Bir yazı yazdığınızda kimliğinizi de açıkça belirtmeniz, söylediklerinizin arkasında durduğunuz anlamına gelir. Kimliğin gizlenmesinin "şöhret peşinde olmamakla" bir ilgisi yoktur. Ayrıca, istibdat dönemlerinde takma isimle yazı yazmak durumunda kalan yazar ve şairlerimiz ise bunu başlarına bir felaket gelmemesi için yapmış olup daha sonra yazdıklarına sahip çıktılar.
Saygılarımla
Mehlika Filiz Ulusoy -- 30.11.2013 10:35
24 KASIM
Değerli okurlarım aşağıda 33 yıl eğitime hizmet vermiş Nahile Biryıldırır öğretmenimizin aldığı emekli ikramiyesinin miktarını okuyacaksınız. Sadece 57 bin liracık. Nahile öğretmen diyorki 42 yıl çalışan öğretmende benimle aynı ikramiyeyi aldı. Ocak 2014 ayı itibariyle milletvekilleri maaşı 13.700 lira olacak. Çoğu emekli oldukları için 6.973 lira da emekli maaşı alacaklar. Böylece aylıkları 20.000 lirayı geçecek. Yani ikibuçuk aylık milletvekili maaşı Nahile öğretmenin 33 yılıık emeği ile eş oluyor. Ne diyelim ? Güle güle harcasınlar demekten başka bir şey diyemiyoruz. Ama öğretmene verilen değer hepimizi üzüyor. 80 yılda ne kadar ileri gitmişiz değilmi?
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 27.11.2013 12:11
24 KASIM
Sayın Abdulkadir Bey, 24 Kasım öğretmenler günü konulu yazınız bana hem öğencilik hemde öğretmenlik günlerimi yeniden yaşattı,varolunuz. Yazınızda en beğendiğim taraf öğretmenlerinizi yeteri kadar tanımadığınızı itiraf etmeniz oldu ama ben dahil o haşarılıklarımız arasında hangimiz öğretmenimzi tanımaya fırsat bulabilirdik ki? Yinede sizi tebrik ederim sizde iz bırakan hocalarınızı onları saygı ile, sevgi ile ve rahmetle anacak ve okuyucularınıza da anlatacak kadar tanıma gayreti içinde olduğunuz için. Bende güzel yazılrınızı takip etmeye gayret ediyorum. Ellerinize sağlık,kaleminize kuvvet diyorum. Saygılarımla
Em. Ör.Zehra Öztürk -- 27.11.2013 10:22
24 KASIM
'Paşam milletvekili maaşlarını ne kadar yapalım? Öğretmen maaşlarını geçmesin' Bu sözler, Atatürk'ün eğitim -öğretime, öğretmene verdiği önemi maddi sıkıntısı olmayan öğretmenin başı dinç olarak daha verimli çalışacağı görüşünde olduğu nu çok iyi anlatan sözler. Kadir Abicim otuzüç yıl çalışıp yeni emekli olmuş bir öğretmen olarak devletimizin verdiği emekli ikramiyesinin elliyedi bin TL olduğunu, (kırkiki yıl çalışan öğretmen arkadaşımın da aldığı miktar aynı]belirtmek isterim Günümüzde milletvekillerinin aldığı maaşla karşılaştırmasını tüm okurlara bırakıyorum Öğretmenler günü dolayısıyla sizde iz bırakan öğretmenlerinizi çok akıcı bir dille öyle güzel anlatmışsınız ki o yıllarınızı bizlere yaşattınız.Bedia Subaşı Öğretmeninizden bahsederken özgüveni olmayan içe kapanık öğrencilere öğretmenlerin uyguladıkları taktikleri çok güzel hissettirmişsiniz Veli öğretmen işbirliğinin, dayanışmasının önemini çok güzel vurgulamışsınız. Resim ve Sanat Tarihi öğretmeni Sayın Sırrı Divil Bey'in öğrencinin ilgisini derse çekebilmek ve derse motive edebilmek için uyguladığı yöntemleri, öğrencisinden ders alacak kadar alçakgönüllüğünü,ama saygısızlığa ödün vermeyişini ne güzel dile getirmişsiniz O dönem öğretmenlerin Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık ülküsüyle çalıştıklarını öyle güzel anlatmışsınız ki günümüzde sayılarının bir hayli azalması insanın canını acıtıyor Edebiyat Öğretmeniniz Süheyla Özbek Hanım'dan bahsederken öğrencinin gönlünde öğretmenin yeri daha güzel anlatılamazdı,Fazıl Bilecen Öğretmeninizden sözederken Yozgat Valisi Turgut Başkaya ile diğer valiyi karşılaştırmanız,öğretmen sınıfta aynı dersi verdiği halde bireysel farklılıklardan dolayı sonucun farklı olabileceğini bizlere anımsattı ellerinize dillerinize kaleminize sağlık.
Nahile BİRYILDIRIR -- 26.11.2013 00:46
24 KASIM
Otuz altı yıl öğretmenlik yaptım ama yazınızı okuyunca beni öğrencilik yıllarıma götürdünüz. Buruk acılarla anımsadığımız o güzel günler... Öğretmenine değer vermeyen bir ulusun gelişip yükselmesi mümkün mü? Sağılar Hocam.
Hasan -- 22.11.2013 12:40
BİR VALİ
Selam hocam yine zamanına denk getirip kaleminizi konuşturmuşsunuz saygılarımla, tekrar selamlar.
mahmut erdem -- 20.11.2013 14:01
BİR VALİ
Mehlika Filiz hanfendi, sözünüzde kimi kasdettiğinizi bilmiyorum fakat, benim gibi soyad yazmayanlar... isim duyurusunda, şöhret peşinde olmadıklarından fazlaca kimlik bilgisi vermiyor olabilirler mi acaba? Her şeyin altında bişey aramaktan gerçekleri göremez hale geldik.
çağdaş -- 19.11.2013 23:22
BİR VALİ
Sayın Çapanoğlu,Çok haklısınız. Çoktadır hanenize misafir olamadım.Aslında her zaman köşenizin misafiriyim.Yazılarınızı okuyarak özümsemek yorum yazmaktan daha faydalıdır diye düşünüyorum.Daha önceki yazılarınızda pek çok sorular sordunuz, okuyucuların fikir beyanlarını elbetteki beklediniz.Bir insan bir konu hakkında bir fikir beyan ediyorsa, elbetteki bu varlığın kanıtıdır. Her yorum yapan, Filiz hanımın belirttiği gibi adını, soyadını , kimlik numarasını yazmak zorunda değildir. Önemli olan mantık yolunda çakışan bir nokta var mı dır, yok mudur? Buna bakılmalıdır diye düşünüyorum.

Şükürler olsun ki geçmiş zamanda olduğu gibi İnşallah gelecek zamanda da bu tür valilerimiz yöneticilerimiz olacaktır.Yukardaki yazınızı okuyunca geçmiş zamanlarda büyüklerimizden dinlediğimiz bir valinin hikayesini anımsattı. Belkide aynı şahıs olabilir.

Gece bekçisinin kömür çalıp sattığını duyan vali;Yapılan şikayetin doğruluk payını anlamak için olacak; Bir kış gecesi kılık değiştirip, söz konusu bekçinin yanına gider.Biraz para teklif eder, valiliğin bahçesindeki devletin kömürünü gösterek buradan bir araba yükleyip şu eve bırakın der. parayı cebine atan bekçi, hemen araba bulayım der ve biraz sonra bir at arabasıyla döner. Kömür müşterisi başlarında bekler. Hemde irilerini seçerek bekçi ve arabacı, arabayı yüklerler.Tam araba yükünü almış yola koyulacak... Bizim tebdili kıyafetli vali; Gece ayaz.İliklerimize kadar donduk. Kömür arabada donacak değil ya. Daha sabaha da çok var.Şu Köşede açık bir kahve var. Orada birer çay içelim der.Ne olur ne olmaz diye mırıldanarak Bekçi arabayı yol kenerına çektirir. Beraberce kahveye girerler. Kahveciye seslenir vali. İki çayyy! Becerikli bekçi hem şişinir hem şaşırır. Üç olsun kardeşim.Biz içeceğizde sen bakacak mısın? Kahveci(aslında emniyet müdürü) elinde iki kelepçe yanlarında hemen belirir.Müdür suçluları teslim alırken. Vali seslenir. kahveci! Şimdi okkalı bir çay!

Zamanın Nüfus Müdürü Selami Solmaz. Kulakları çınlasın. Ne zaman biz memurlara bir çay ısmarlasa "okkalı bir çay" der arkasından bu olayı anlatırdı.

Mülkiye amiri demek milletin mülküne hakkına sahip çıkan,hakkını koruyan gözeten demektir.Böylelerinin sayısı ne yazıkki az.Çoğunluk makam koltuğundan kalkmayan, kalkarsa makamı elinden kaçacak zanneden, Neme lazımcı, siyasetcilere yalakalık yaparak koltuğunu koruyan idarecilerin sayısı daha fazla.Bu nedenledir ki kötüler ne kadar şöhretli olursa olsun isimleri siliniyor.İyiler ölümsüzleşiyor.
Zaman zaman bu tür karakterleri belirginleştirerek sağlam kişilikli, kişiliği geliştirecek örnekler sunmanızdan dolayı teşekkür ediyorum. Saygılar... Selamlar.
SUZAN -- 19.11.2013 22:54
BİR VALİ
Ne kadar guzel ifade etmissiniz.Ne oldum delisi olmamak ve insan sevgisi sahibi olabilmek cok onemli gorunuyor.
Cok begendim.
Sibel Oktay -- 18.11.2013 16:43
BİR VALİ
Vali Turgut Başkayaya allahtan rahmet diliyorum. Nur içinde yatsın. Böyle idarecilere en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Yaşamımızın hayhuyu içinde bize bu değerlerimizi hatırlattığınız içinde ayrıca teşekkür ederim. Yüce Atatürkün dediği gibi her devirde dahili ve harici bedhahlarımız olmuş ama cumhuriyetimizin kazandırdıkları sayesinde bu güne kadar pek başarılı olamamışlardı. Son yıllara bakınca halkın üzerine sanki ölü toprağı serpilmiş. Herşeye her olaya duyarsız bir toplum haline gelmiş yahut getirilmiş. Sizin yazdıklarınıza aynen katılıyorum. Bu halk tüm kazanımlarına Atatürk ve Cumhuriyet idaresi sayesinde kavuştu. Suyu arayan adam kitabında anlatıldığı gibi o yıllarda her bakımdan cahillik vardı. Biraz tarih bilgisi olanlar bunu bilirler. Daha yakın tarihimize kadar bırakın köy camilerini şehirlerdeki cami hocalarımız bile bazı sureleri yanlış bilir yanlış teleffuz ederler yanlış okurlardı. Blenler namazdan sonra hoca efendiyi uyarırlardı yanlış okuyorsun diye.Bu gün bile mezarlıklarda para karşılığı yasin okuyan hocaları dikkatle dinleyin kestirmeden okurlar ama siz kederinizden farkında olamazsınız. Bu yüzden daha önce yorum gönderen iki okuyucunun yorumunu gerçek bulmuyorum. Kusura bakmasınlar.Sayın Çapanoğlu yazılarınızı merakla takip ediyorum. Selam ve saygılarımı sunarım...





Şinasi Barutçu -- 17.11.2013 14:18
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00