BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 18.11.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
201
Dün
:
4633
Toplam
:
14862814
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Değerli okuyucular, Yozgat’ımızın tarihi ile ilgili yaptığım araştırmaları değişik makalelerimde sizinle paylaşırken şu akrabalığın farkına vardım. Çapanoğlu Mustafa Paşanın baş ustası Nağaş Simon, onun torunu Çapanoğlu Süleyman Bey’in hazinedarı Ohannes Aslanyan ve onunda torunu Mustafa Kemal paşaya Atatürk soyadını öneren Agop Martayan Dilaçar. Nereden nereye?

Bu üç değerli Ermeni yurttaşımızı bu yazımda kısaca sizlere tanıtacağım.

Nağaş Simon usta: . Babası Ömer ağadan sonra Yozgat’ı şehir yapan kişi Çapanoğlu Ahmet Paşadır. Ahmet Paşa (1730-1765) kendisine bir saray yaptırıyor. Çapanoğulları sarayının yapılmasında yalnızca Yozgat’tan değil, Yozgat’ın dışında Kayseri’den, Sivas’tan, Amasya’dan Rum ve Ermeni mimarlar ve ustalar getiriliyor. Bunların arasında büyük usta Nağaş Simon’un ayrı bir yeri var. Yozgat’taki hemen bütün ahşap ve taş işçiliklerini Nağaş Simon ve ailesi yapmışlar. 1779 da Çapanoğlu Mustafa Paşanın yaptırdığı Çapanoğlu Büyük Camiinin ki, bu cami İstanbul’daki Süleymaniye camisinin ikizidir. Bu muhteşem caminin iç mekân süslemeleri de Ermeni büyük usta Nağaş Simon usta tarafından yapılmış.

Mustafa Paşa, Nağaş Simon’un çalışmalarından çok memnun kalmış ve her zaman mükâfatlandırmıştı. Kendisine de küçük bir konak yapması için müsaade etmiştir ve yapılması da Mustafa Paşa tarafından sağlanmıştır. Bu konak ancak 1915 lere kadar ayakta kalabilmiştir. Konağın diğer Türk evleri gibi haremlik ve selamlık olarak iki girişi vardı. Çünkü Ermeni cemaati de Türkler gibi yaşıyordu. Nağaş Simon, Yozgat’ın içinde kendi konağını yaptıktan sonra Ermeni kız çocukların eğitimi içinde küçük bir meslek okulu ile küçük bir kilisede yapıyor. Kitaptaki okulun resmine bakıyorum sanki bizim Cumhuriyet mektebi.(Yazar’ın notu: Bu konuda bilgisine başvurduğum Yozgat’ın canlı tarihi Yılmaz Göksoy ağabeyim şu bilgileri verdi. “Bu okulun yeri şimdiki Anadolu Lisesinin olduğu yerdi ve kilisenin bahçesindeydi. Şimdi Bozok Üniversitesi Rektörlüğü olan Cumhuriyet Mektebine çok benzerdi. Sonraki ismi sanırım İsmet Paşa mektebiydi ve çok büyük bir müsamere salonu vardı. Kilisenin de çok güzel altın varaklı alçı süslemeleri vardı. Kilise yıkılınca bu süslemeler şimdi Hükümet Binasının olduğu yerdeki çayevinin olduğu yerde bulunan sinema binasında kullanılmıştı. Bu sinema 1920 li yıllarda belediye tarafından yaptırılmıştı.”)

1852 tarihinde torunu Ohan (Ohannes) çorbacı (Aslanyan) sadece kız öğrenciler için yapılan bu okulu yenilemiş ve büyüterek üstüne bir kat daha ilave etmiş. O zamanlar diğer şehirlerde kızlar için böyle ayrı okul yoktu. Bütün bunlar Mustafa Paşanın izni ile olmuştu. Ohan çorbacı daha sonra meydanda kendi küçük bir kilise (şapel) yaptırıyor. İsmi de Surp Asvadazin (Meryem ana). Çapanoğlu camii içindeki büyük saatin bire bir aynısı kilise de varmış.

Ohan Çorbacı Aslanyan Efendi (1784-1874): Bozok Mutasarrıfı Çapanoğlu Süleyman Bey’in (ölm. 1813) hazinesini (Hazine-i Hassa) idare eden, harcamalarını yapan, kayıtlarını tutan, Çapanoğlu Büyük Camiinin inşasında da harcamaları titizlikle takip eden kişidir, kâhyasıdır. Büyük usta Nağaş Simon’un torunudur. Çapanoğlu beylerinin en kuvvetlisi Süleyman Bey, Ermeni sanatkâr ve tüccarlarına çok cesaret vermiş, kendi yanında bile yaşamalarına müsaade etmişti. Süleyman Bey’in zamanında Çapanoğlu beyleri ile ticarete başlayarak büyük servet yapmıştı. Bankalarla çalıştılar ve dünyaya açılmaya başladılar. Ohan Arslanyan Yozgat’ın ileri gelenleri arasındaydı. Aslanyan ailesi şehirde Çapanoğulları kadar tanınmış bir aileydi. Çapanoğlu ailesi himayesinde nüfuz ve otorite sahibi oldular. Ermeni cemaatine çok hizmetler vermişlerdi. Bunlar Ermeni cemaatinin de en çok bağış yapan üyeleriydiler. Ohan Çorbacı (Aslanyan) zamanında çok sayıda Ermeni sanatkâr ve tüccar geldi Yozgat’ın etrafındaki köylere yerleştiler.

Çok varlıklı olan Ohan Çorbaçı sonraları Camii Kebir’in (Çapanoğlu camii) bütün aydınlatma giderlerini üstlenmiştir. Dikkat buyurun, bir Müslüman mabedinin aydınlatma giderini bir Hristiyan vatandaş yükleniyor. Ohan Çorbacı, Sarıhamzalı ve Kavadya da kiliseler yaptırır ve Yozgat’ta yaşayan Türk ve Ermeni tüm ihtiyaç sahiplerine de yardımda bulunan hayırsever birisiydi.

65 yaşında, çok zeki görünen sert tavırlı birisiydi. Bir sanatkâr değildi ama zenginliğinin bilincindeydi. Zira bu konak kimin diye sorduklarında Ohan Çorbacının, bu han kimin diye sorduklarında Ohan Çorbacının, bu köşk kimin diye sorduklarında hep Ohan Çorbacının derlerdi. Bu gün etnografya müzesi olarak kullanılan Nizamoğlu Konağı Ohan Çorbacının konağıydı. Çapanoğullarının sayesinde çok varlıklı biri olmuştu. Sanki Yozgat’ın bir bölümü bu zengin aileye aitti. Zaman zaman Süleyman Bey ile meclis yapar sorunları görüşürler fikir teatisinde bulunurlardı. Hem Tükler hem Ermeniler Ohan Çorbacıya çok saygı gösterirlerdi. Yaptırdığı Ermeni okullarının tüm giderlerini ve öğretmenlerin maaşlarını da Ohan Çorbacı karşılardı. Kendine uğraşı olarak Ermenilerin giydiği feslerin üzerine taktıkları gümüş haçlardan yapardı.

XIX. yy. ikinci yarısında, Ohan Arslanyan’ın (1784-1874) bağışıyla Ruhani Önderlik binasının avlusunda daha ziyade Yozgat Merkez Okulu diye anılan Ermeni okulu tesis edilir. Hayırsever Arslanyan kiliseden Taş Han köprüsüne uzanan yolun iki yanında yer alan dükkânları da inşa ettirir. Bu dükkânların geliri kilise ve okulun masraflarını karşılamak için kullanılır. Ermeniler, durumu iyi olan, kapısında işçi çalıştıran ve açları doyuranlara “çorbacı” derler, insanlara çorba içiren anlamında. Arslanyan da, çorbacı konumuna ulaşmıştı. En önemlisi de Osmanlının en büyük ayanı Çapanoğlu ailesi ile Yozgat Ermenileri arasındaki iletişimi sağlamaktaydı. Şehirde birçok inşaat yapıyor, Çapanoğulları adına Yozgat sancağının aşar vergisini devletten satın alıyordu.

Ermeniler, Çapanoğullarının uyguladığı özendirici politikalarla şehre yerleşmişler ve kısa sürede Ermeni nüfusu büyük artış göstermişti. Ermeniler, Çapanoğullarının iyiliklerinden çok faydalandılar. Yozgat ve çevresinde 48 Ermeni köyü vardı bunların bazıları kendi dillerini bile kaybetmişlerdi ama geleneklerini korumuşlardı. Ermenilerin bulunduğu köyler şunlardı. Yozgat merkez, Akdağmadeni, Armağan, Alaca, Pöhrenk/Gümüşkavak, Karahallı, Karayakup, Karaçayır, Karabıyık, Kızılcaova, Kumkuyu, Danışman, Danyalyenbağ, Yahyalı, Elekçiler, Eğlence, Taşlıgedik, Terzili,İgdeli,İncirli, Ürneç/Konuklar, İkikariye, Göveçli, Gürden/Yazıkışla, Mağaroğlu/Şerefoğlu, Mansuroğlu, Melez, Menteşe, Uzunlu, Çat büyük, Çat küçük, Çat mırıklar, Çatak, Çakmak, Çokradan, Belören, Bebek, Boğazlıyan, Burunkışla, Rumdigin/Felahiye, Saatlı, Sarıhamza, Sazlı, Saray, Sığırkuyruğu, Sungurlu, Derihamza, Keller/ Yenipazar, Köhne/Sorgun, Kediler/Armağan, Kahya, Kürkçüler, Tahralı. Ahmet Paşanın oğlu Süleyman Bey (Mustafa Paşanın kardeşi) zamanında Yozgat’ın nüfus çok artmıştı.

Agop Dilaçar Martayan: Dilaçar, büyük usta Nağaş Simon ustanın torunu Ohan Aslanoğlu’nun torununun oğludur. Yani, torunun, torunun, torunu. Ohan Efendi(Aslanyan), Agop Dilaçar’ın da anne tarafından büyük dedesi oluyor. Agop Martayan İstanbul 22 Mayıs 1895 tarihinde İstanbul Büyükdere’de doğar (22 Mayıs 1895 – 12 Eylül 1979). Türk dili üzerine uzmanlaşmış Türkiye Ermeni’si dilbilimcidir.

İlk ve orta öğrenimini Gedikpaşa’da, Amerikalı misyonerlerin açtığı bir okulda tamamlar. 1915’de Robert Koleji bitirir. Lisanlara karşı meyli vardır, Ermenice ve Türkçenin yanı sıra İngilizce, Yunanca, İspanyolca, Latince, Almanca, Rusça ve Bulgarcadan da anlar. Birinci Cihan Harbinde Mülazim-i Evvel (yedek zabit) olarak askere alınır. Kafkas cephesine yollanırsa da komutanları o hassas coğrafyada vazife yapmasını mahzurlu bulurlar. Suriye’ye kaydırılır. Burada M. Kemal ile tanışır ve önü açılır.

Birinci Cihan Harbi... Suriye Cephesi... Asteğmen Agop Martayan Halep’te İngiliz subayları ile görüşüp konuştuğu için gözaltına alınır. Esirlerle temas affedilmez bir suçtur. Sadece bizde değil bütün dünyada... Onu ihanet-i vataniye suçu ile zincire vurur, alır götürürler Şam’a. Belki de divan-ı harbe verilecektir. Kendi kendine “ben bittim demek ki buraya kadarmış” der

Olan olmuştur artık, ifade verirken alttan almaz. Barbarlık der, eziyet der, medeniyetsizlik der ki bunlar da ayrıca suçtur. Komutan pek kulak vermez, gözü koltuğu altındaki kâğıtlardadır. Ellerini çözdürür, tabancasını iade eder, çay ısmarlar. Agop’un Lâtin harfleri ile tuttuğu müsveddeleri inceler, sorular sorar. “Yine gel konuşalım” der ve asteğmeni rahatlatıp uğurlar.

Agop şaşkındır. Onun Mustafa Kemal olduğunu bilmiyordur daha. Savaşın ardından bir süre Robert Kolej’de İngilizce öğretmenliği yapar. Sonra Beyrut’ta bir Ermeni okuluna müdür olur. Ermeni gazetesi Luys’un Genel Yayın Yönetmenliğini de üstlenir bu arada. Kendini Türkiye’de emniyette hissetmemiş olmalıdır ki Sofya’ya kaçar, Svabodan Üniversitesi’nde doğu dilleri okutmaya başlar. Ermeni gazetelere yazılar da yollamaktadır. Sonra ne olursa olur, TC ile arası açılır, vatandaşlıktan çıkarılır.

22 Eylül 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayı'nda, Mustafa Kemal Atatürk'ün başkanlığında gerçekleştirilen I. Türk Dil Konferansı'na İstepan Gurdikyan ve Kevork Simkeşyan ile birlikte dil uzmanı olarak davet edilir. Ancak, Agop’un yurda girmesi kâbil değildir. M. Kemal ısrarcıdır. Sofya Konsolosluğunu ayağa kaldırır. Konsolos usulsüz olmasına rağmen vize vermekle kalmaz, eline ‘kolaylık gösterilsin. M. Kemal’in hususi davetlisidir” şeklinde bir mektup sıkıştırır. Dolmabahçe Sarayında mevzu Türk dilidir. Davetliler arasında soydaşları İstepan, Kevork, Mihran, Bedros ve Hrant Efendileri görünce içi rahatlar.

M. Kemal Birinci Türk Dil Konferansı’nda ona Türk Dil Derneği Başuzmanlığı ve ilk Genel Sekreterlik ünvânlarını bağışlar. 1934’te Soyadı Kanunu kabul edilince, Türkçe ile ilgili yaptığı çalışmalarından ötürü Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendisine "Dilaçar" soyadı verilir. Bu adı yaşamı boyunca Atatürk ve Türkçe sevgisiyle birlikte taşımış, o da Mustafa Kemal Paşa için Atatürk soyadını önermişti. Agop Martayan Dilaçar, ölene kadar TDK’nın ‘Genel Yazmanı’ olarak vazife yapar. İlk kurultayda “Türk, Sümer ve Hint dilleri arasındaki rabıtalar” hakkında bir bildiri sunar. Türkçeye ve Türkiye’ye tutkun bir bilgindi. Atatürk’e, Türk Devrimine yürekten bağlıydı; anadili Türkçe olanların kimisi de Türkçeyi onun gibi sevseydi, Dil Devriminin önüne dikilmezlerdi.

İşini o kadar çok sevmişti ki “Yaşamım burada, Türk Dil Kurumu’ndaki masamda bitsin isterim” demişti. Yazık ki bu isteği gerçekleşmedi; 1979 yazında dinlenmek için gittiği İstanbul, Büyükdere de hastalandı. Cerrahpaşa Hastanesine kaldırıldı ve 12 Eylül 1979’da 84 yaşındayken öldü. Toprağı bol olsun. İşte size dededen toruna gurur duyulacak 250 yıllık bir geçmiş.


09.07.2018







Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
RÜYA
Abdülkadir Bey
Sizin okuduğunuz Anafartalar Caddesi'ne yüksekten bakan mekanı ile torunlarınız gibi ikiz olan o şirin okullardan birinde okuyamadım. Kuruluşunda onların isimleri Gazi İlkokulu ve Latife Hanım İlkokulu idi. Kızlar bir binada oğlanlar bir binada okurdu. Sonra karma hale getirildi. Daha pek çok değişimler geçirdi.
Biz okula kar kış demeden tıpış tıpış yürüyerek giderdik. Elimizde ağır bir tahta çantamız vardı. İlkokula başladığım ilk günde beni okula sevgili anneannem getirdi: "Dönerken evin yolunu bulursun değil mi?" dedi. Evde beşikteki kardeşim yalnızdı.
O zamanda sınıflarda: "Annemi isterim" diye, ağlayan çocuğa rastlanmazdı. Sınıflara anneler girip çocuğunun yanına oturmazdı. Anneler en fazla çocuklarını okula bırakır ve alırlardı. Yaşımızın büyük olması bunu etkilemiş olabilir ama en önemlisi biz okul öncesi dönemimizde de sokakta arkadaşlarıyla oynamasını bilen, karşılaştığımız sorunları çözmeye çalışan çocuklardık.
İlk gün okul dağıldığında bahçe kapısından çıktım. Etrafıma baktım. Üç yöne gidebilirdim. Geldiğim yolu tam olarak hatırlayamadım. Ağlamaya karar verdim ama bunu kendime yediremeyip hemen vazgeçtim. Ortadaki yolu gözüme kestirdim. Yürüyüp demir yolunun üstündeki tahta köprüyü aştım...
Üzülmeyiniz. Mutlu bir aile ortamında büyümek eğitim yaşamındaki zorlukları aşmayı kolaylaştırır. Böyle olmasa bile güçlükler insanı çocuk yaşından itibaren dirençli ve azimli yapar.
Saygılarımla
Mehlika Filiz Ulusoy -- 02.03.2013 11:07
RÜYA
Değerli Kuzenim,

Torun sevgisi işte böyle bir şey. Torun koruk yiyince dedenin dişi kamaşırmış derler. Seninki de o hesap.torunların elbette senin hissetiklerini hissedemez için rahat olsun ama onların sayesinde rüyanda da olsa okuduğun ilk okulda tekrar birinci sınıf öğrencisi olma şansını yaşamışsın.

Bu yıl uygulanan ucube sistem maalesef gerek çocuklarımız gerek veliler için hiç te iyi olmadı. Bizler 1950 li yıllarda okulumuza yürüyerek gider gelirdik..Sakarya ilkokulundan öğle yemeği için eve gelirken Camızlık pınarından içtiğim suyun tadı hala damağımda. Bu günkü imkanlar yoktu ama çok mutluyduk.

Yazdığın yazılarla beni ve bizlerei 1950lere götürdüğün için teşekkürler

Kalemine sağlık…

Kuşadasından selamlar..
Celalettin Çapanoğlu -- 23.02.2013 22:04
ÇAPANOĞULLARI VE PEHLİVANOĞULLARI
Sayın Çapanoğlu, Çapanoğlunun abdest suyu veya altından Çapanoğlu çıkar deyimlerini biliyor ve yeri geldiğinde de kullanıyordum. İtiraf edeyim ki bu deyimlerin dışında Çapanoğulları hakkında pek fazla da bir bilgim yoktu. Yazılarınız merakımı celp etti okudukça bu sülale hakkında epey bilgi sahibi oldum ve padişahların Çapanoğullarına aynül ayan demelerine şaşırmadım da, böylesine çıkışlı inişli bir yaşamı olan ailenin tarih kitaplarında yeterince tanıtılmamasına şaştım. Biz hakikaten tarihini bilmeyen bir millet olduk. Yazılarınızda vurguladığınız gibi Anadolu Türkmenlerinin birbirleri ile akraba olmamaları mümkün değil. Hatta bu akrabalık sanırım sadece civar illerle değil Suriye, İran, Irak, Kafkasya’yı da içine alan bir sınır içinde olmalı. Beni üzen tarafı ise biz şuyuz biz buyuz diye kimlik vurgulaması yapanlara nispet bu kadar kalabalık bir topluluğun tarihinden ve hatta birbirinden habersiz ve duyarsız olmaları. Türkiye Büyük Millet Meclisi gizli tutanaklarını köşenize taşımanız da 1920 ve ondan sonraki dönemde yaşananları ibret verici bir şekilde öğrenmemize vesile oldu teşekkür ederim. Tarih yazılarınızı merakla beklediğimi bildirir saygılar sunarım.
Yılmaz BİRYILDIRIR -- 21.02.2013 21:47
ÇAPANOĞULLARI VE PEHLİVANOĞULLARI
selam can abim yazıların güzel severekte okuyoruz.sizlerin derin bilgilerinden faydalanmak babında, şu bizim memleket türkmenlerinin ayrısı gayrısı varmı yoka derinlemesine özelliklemi ayırmakistiyorlar,ayrıcada yozgat türkmen ayaklanması neden çıkarılmıştır ,bu konulardaki bilgilerinizdende faydalanabilirmiyiz. saygı selamlarımla sevgiylekalın.
mahmut erdem -- 18.02.2013 21:04
ÇAPANOĞULLARI VE PEHLİVANOĞULLARI
Sayın Çapanoğlu;Geçmişini bilmeyen geleceği göremez diye düşünüyorum.Sizin yazı dizinizi okuduktan sonra, yıllardır kendi kendime sorduğum sorunun cevabını buldum.Daha önceki yorumumda bahsetmiştim.Benim dedemin dedesini asmışlar.Bazı kış gecelerinde akrabalar bir araya gelince anlatır çok üzülürlerdi geçmişte yaşanan olaylara.Çocukluğumda masl niyetiyle dinlediklerimden hatırladığım kadarıyla Çapanoğlu isyanına katılan dedemiz yedi yıl askerlik yaparak köyüne dönmüş.Kaçyıl sonra bilemiyorum işkaller başlamış.Düşman Yozgat'a girememiş fakat Anadolu halkı tedirginmiş.Okuma yazma olmayan halk kime inanacağını ne yapacağını bilemiyormuş.Beyleri olan Çapanoğluna bağlı olduklları için elbetteki bu beyin yanında vatanı savunmak için yer almışlar.Ayaklanma olarak anlatılan bu olaydan sonra saat kulesi dibinde darağacı kurularak insanların niyeti anlaşılmadan asılmış.Hatta bu katliamı çoluk-çocuk, akraba- hısımın gözü önünde yaptıklarını,dedemizin çok yiğit bir adam olmasından dolayı boğazına bağlanan ipin üçkez kırılmasına rağmen dördüncü kez ip atılarak asıldığını rahmetli amcalarımız babalarından duyduklarını anlatırdı.O insanlar, babalarının kardeşlerini asma emrinin meclisten geldiğini sanıyor, Yeni kurulan hokumet astı diyorlardı.Kimseye kin beslemiyorlar, sadece vatan o günlerden kurtuldu ya, önemli olan bu. Böyle olması gerekiyormuş, devlete boynumuz kıldan ince diye,teslimiyet içinde acılarıyla avunuyorlardı.Bende sizin yazınızı okuyana kadar,içimi kemiren pek çok sorunun cevabını bulamıyordum. O insanlar suçlu olsaydı bu ip üç kez kopmazdı.Atatürk, Çerkez Etemin yaptıklarını bilseydi,doğru dürüst bilgilendirilseydi o adamı yanına almazdı.Kanı bozuk olan insan, kanının hükmünü işler.Üç kez ip kopuyorsa o insan asılmazdı.Sonunda layık olduğu milleti tercih edip Yunanlılara sığınmış.Layık olduğu yeri bulmuş. Lakin Yozgat'ı silip-süpürmüş. Geçmiş geçmişte kaldı fakat, bir önceki kuşaktaki atalarımız gerçeği, sahte tarihçiler sayesinde hiç bilemediler. Gerçek katillerini tanıyamadılar. Gerçek dostdan Sadece korktular, belkide sevemediler.

Demem odur ki, gerçek acıda olsa yalan kadar çirkin değildir. Kaleminizle bilgileniyor kendimizi tanıyoruz.

Saygılar hürmetler..

SUZAN -- 16.02.2013 22:52
ÇAPANOĞULLARI VE PEHLİVANOĞULLARI
Değerli Kuzenim,

Yorumlarını okuduğum Suzan hanımın düşüncelerine aynen katılıyorum. İstanbul Hükümeti, barışta ve savaşta kendini beslettiği, savaşlarda da binlerce asker ile yanında hazır bulduğu Çapanoğlularına hem ayn-ül ayan diyerek büyük sevgi göstermiş hem de gücünden korkmuştu. Bu nedenle de bazı Çapanoğlu beylerini ünvan vererek sarayda yanında tutmuş, çekindiği veziri Çapanoğlu Mehmet Celalettin Paşayı da hep başka illerde görevlere atamış, hatta bir ara Halep’e Vali olarak göndermişti. Çapanoğlu sülalesinin tarihte ayrı biryeri olduğu herkesin malumu olmakla birlikte, onlarla aynı yola başkoymuş diğer Anadolu Türkmen aşiretlerinin de bilinen ve bilinmeyen yönleri ile Atalarımızın şahsiyetleri, yetenekleri, yaptıkları görevler v.s. hakkında şimdiye kadar yazılan kitap ve makaleler ile büyüklerimizden duyulan anılar ve anekdotları da toparlayan bir kitap yazmanın gelecek nesillere bırakılacak en güzel hediye olacağı kanaatindeyim.

Mehmet Celalettin Çapanoğlu
M. Celalettin Çapanoğlu -- 16.02.2013 13:43
ÇAPANOĞULLARI VE PEHLİVANOĞULLARI
Abdülkadir Bey
Bu sütunda yazdığınız makalelerden bir kısmını derleyip bir kitap haline getirseniz ne kadar iyi olur...
Mehlika Filiz Ulusoy -- 15.02.2013 16:57
ÇAPANOĞULLARI VE PEHLİVANOĞULLARI
Suzan Hanım'a tamamiyle katılıyorum. Kimse gerçeğin peşinde değil. Gerçek Tarihimizi bile bilmiyoruz, çocuklarımıza da öğretemiyoruz.10.000 üniversite öğrencisine sorsak Kazım Karabekir kimdir diye, 100 tane doğru cevap alır mıyız şüpheliyim.
Rauf Aktolga -- 15.02.2013 13:13
ŞEYHÜLİSLAM YAHYÂ EFENDİ
yine tarihdeki önemli şahsiyetler ve ders alınacak hikayeleri
Böyle saygıdeger zatları keşke günümüze kadar taşıyabilsek ama günümüzde böyle kişileri mumla bile bulamaz olduk
derin bilgi ve kültürünüzü bizimle paylaştığınız için tesekkür ederiz,saygılarımla
Kadir Ahmet Danıska -- 10.02.2013 14:51
Eski Yozgat’tan insan manzaraları
Sayın Çapanoğlu;Uzun uzadıya yazılan yorumları görünce sayfanızdaki bazı eserleri okudum.Okurken yaşamadığım zamanlara doğru yolculuk yaptım ve bu yolculuktan hiç sıkılmadım. Suzan hanımın neden bu kadar uzun uzadıya emek harcayıp yorumlar yazmış olmasına hak verdim. Gerçektende bu yazılar sahnelerde ve film şeritlerinde canlandırılmalı.

Yozgat'da bu kadar güzel hikayeler ve denemeler yazan yazarların bulunması kültür seviyesinin üst düzeyde olduğunu gösteriyor.Ne yazık bizlereki Abas Sayardan başka yazarını tanımıyoruz.
Tüm yazılarınızı okumak için zaman ayırcağım.
Hürmetler..

SERKAN -- 08.02.2013 23:46
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
 
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00