BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 18.11.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
189
Dün
:
4633
Toplam
:
14862816
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Değerli okuyucular, Yozgat’ımızın tarihi ile ilgili yaptığım araştırmaları değişik makalelerimde sizinle paylaşırken şu akrabalığın farkına vardım. Çapanoğlu Mustafa Paşanın baş ustası Nağaş Simon, onun torunu Çapanoğlu Süleyman Bey’in hazinedarı Ohannes Aslanyan ve onunda torunu Mustafa Kemal paşaya Atatürk soyadını öneren Agop Martayan Dilaçar. Nereden nereye?

Bu üç değerli Ermeni yurttaşımızı bu yazımda kısaca sizlere tanıtacağım.

Nağaş Simon usta: . Babası Ömer ağadan sonra Yozgat’ı şehir yapan kişi Çapanoğlu Ahmet Paşadır. Ahmet Paşa (1730-1765) kendisine bir saray yaptırıyor. Çapanoğulları sarayının yapılmasında yalnızca Yozgat’tan değil, Yozgat’ın dışında Kayseri’den, Sivas’tan, Amasya’dan Rum ve Ermeni mimarlar ve ustalar getiriliyor. Bunların arasında büyük usta Nağaş Simon’un ayrı bir yeri var. Yozgat’taki hemen bütün ahşap ve taş işçiliklerini Nağaş Simon ve ailesi yapmışlar. 1779 da Çapanoğlu Mustafa Paşanın yaptırdığı Çapanoğlu Büyük Camiinin ki, bu cami İstanbul’daki Süleymaniye camisinin ikizidir. Bu muhteşem caminin iç mekân süslemeleri de Ermeni büyük usta Nağaş Simon usta tarafından yapılmış.

Mustafa Paşa, Nağaş Simon’un çalışmalarından çok memnun kalmış ve her zaman mükâfatlandırmıştı. Kendisine de küçük bir konak yapması için müsaade etmiştir ve yapılması da Mustafa Paşa tarafından sağlanmıştır. Bu konak ancak 1915 lere kadar ayakta kalabilmiştir. Konağın diğer Türk evleri gibi haremlik ve selamlık olarak iki girişi vardı. Çünkü Ermeni cemaati de Türkler gibi yaşıyordu. Nağaş Simon, Yozgat’ın içinde kendi konağını yaptıktan sonra Ermeni kız çocukların eğitimi içinde küçük bir meslek okulu ile küçük bir kilisede yapıyor. Kitaptaki okulun resmine bakıyorum sanki bizim Cumhuriyet mektebi.(Yazar’ın notu: Bu konuda bilgisine başvurduğum Yozgat’ın canlı tarihi Yılmaz Göksoy ağabeyim şu bilgileri verdi. “Bu okulun yeri şimdiki Anadolu Lisesinin olduğu yerdi ve kilisenin bahçesindeydi. Şimdi Bozok Üniversitesi Rektörlüğü olan Cumhuriyet Mektebine çok benzerdi. Sonraki ismi sanırım İsmet Paşa mektebiydi ve çok büyük bir müsamere salonu vardı. Kilisenin de çok güzel altın varaklı alçı süslemeleri vardı. Kilise yıkılınca bu süslemeler şimdi Hükümet Binasının olduğu yerdeki çayevinin olduğu yerde bulunan sinema binasında kullanılmıştı. Bu sinema 1920 li yıllarda belediye tarafından yaptırılmıştı.”)

1852 tarihinde torunu Ohan (Ohannes) çorbacı (Aslanyan) sadece kız öğrenciler için yapılan bu okulu yenilemiş ve büyüterek üstüne bir kat daha ilave etmiş. O zamanlar diğer şehirlerde kızlar için böyle ayrı okul yoktu. Bütün bunlar Mustafa Paşanın izni ile olmuştu. Ohan çorbacı daha sonra meydanda kendi küçük bir kilise (şapel) yaptırıyor. İsmi de Surp Asvadazin (Meryem ana). Çapanoğlu camii içindeki büyük saatin bire bir aynısı kilise de varmış.

Ohan Çorbacı Aslanyan Efendi (1784-1874): Bozok Mutasarrıfı Çapanoğlu Süleyman Bey’in (ölm. 1813) hazinesini (Hazine-i Hassa) idare eden, harcamalarını yapan, kayıtlarını tutan, Çapanoğlu Büyük Camiinin inşasında da harcamaları titizlikle takip eden kişidir, kâhyasıdır. Büyük usta Nağaş Simon’un torunudur. Çapanoğlu beylerinin en kuvvetlisi Süleyman Bey, Ermeni sanatkâr ve tüccarlarına çok cesaret vermiş, kendi yanında bile yaşamalarına müsaade etmişti. Süleyman Bey’in zamanında Çapanoğlu beyleri ile ticarete başlayarak büyük servet yapmıştı. Bankalarla çalıştılar ve dünyaya açılmaya başladılar. Ohan Arslanyan Yozgat’ın ileri gelenleri arasındaydı. Aslanyan ailesi şehirde Çapanoğulları kadar tanınmış bir aileydi. Çapanoğlu ailesi himayesinde nüfuz ve otorite sahibi oldular. Ermeni cemaatine çok hizmetler vermişlerdi. Bunlar Ermeni cemaatinin de en çok bağış yapan üyeleriydiler. Ohan Çorbacı (Aslanyan) zamanında çok sayıda Ermeni sanatkâr ve tüccar geldi Yozgat’ın etrafındaki köylere yerleştiler.

Çok varlıklı olan Ohan Çorbaçı sonraları Camii Kebir’in (Çapanoğlu camii) bütün aydınlatma giderlerini üstlenmiştir. Dikkat buyurun, bir Müslüman mabedinin aydınlatma giderini bir Hristiyan vatandaş yükleniyor. Ohan Çorbacı, Sarıhamzalı ve Kavadya da kiliseler yaptırır ve Yozgat’ta yaşayan Türk ve Ermeni tüm ihtiyaç sahiplerine de yardımda bulunan hayırsever birisiydi.

65 yaşında, çok zeki görünen sert tavırlı birisiydi. Bir sanatkâr değildi ama zenginliğinin bilincindeydi. Zira bu konak kimin diye sorduklarında Ohan Çorbacının, bu han kimin diye sorduklarında Ohan Çorbacının, bu köşk kimin diye sorduklarında hep Ohan Çorbacının derlerdi. Bu gün etnografya müzesi olarak kullanılan Nizamoğlu Konağı Ohan Çorbacının konağıydı. Çapanoğullarının sayesinde çok varlıklı biri olmuştu. Sanki Yozgat’ın bir bölümü bu zengin aileye aitti. Zaman zaman Süleyman Bey ile meclis yapar sorunları görüşürler fikir teatisinde bulunurlardı. Hem Tükler hem Ermeniler Ohan Çorbacıya çok saygı gösterirlerdi. Yaptırdığı Ermeni okullarının tüm giderlerini ve öğretmenlerin maaşlarını da Ohan Çorbacı karşılardı. Kendine uğraşı olarak Ermenilerin giydiği feslerin üzerine taktıkları gümüş haçlardan yapardı.

XIX. yy. ikinci yarısında, Ohan Arslanyan’ın (1784-1874) bağışıyla Ruhani Önderlik binasının avlusunda daha ziyade Yozgat Merkez Okulu diye anılan Ermeni okulu tesis edilir. Hayırsever Arslanyan kiliseden Taş Han köprüsüne uzanan yolun iki yanında yer alan dükkânları da inşa ettirir. Bu dükkânların geliri kilise ve okulun masraflarını karşılamak için kullanılır. Ermeniler, durumu iyi olan, kapısında işçi çalıştıran ve açları doyuranlara “çorbacı” derler, insanlara çorba içiren anlamında. Arslanyan da, çorbacı konumuna ulaşmıştı. En önemlisi de Osmanlının en büyük ayanı Çapanoğlu ailesi ile Yozgat Ermenileri arasındaki iletişimi sağlamaktaydı. Şehirde birçok inşaat yapıyor, Çapanoğulları adına Yozgat sancağının aşar vergisini devletten satın alıyordu.

Ermeniler, Çapanoğullarının uyguladığı özendirici politikalarla şehre yerleşmişler ve kısa sürede Ermeni nüfusu büyük artış göstermişti. Ermeniler, Çapanoğullarının iyiliklerinden çok faydalandılar. Yozgat ve çevresinde 48 Ermeni köyü vardı bunların bazıları kendi dillerini bile kaybetmişlerdi ama geleneklerini korumuşlardı. Ermenilerin bulunduğu köyler şunlardı. Yozgat merkez, Akdağmadeni, Armağan, Alaca, Pöhrenk/Gümüşkavak, Karahallı, Karayakup, Karaçayır, Karabıyık, Kızılcaova, Kumkuyu, Danışman, Danyalyenbağ, Yahyalı, Elekçiler, Eğlence, Taşlıgedik, Terzili,İgdeli,İncirli, Ürneç/Konuklar, İkikariye, Göveçli, Gürden/Yazıkışla, Mağaroğlu/Şerefoğlu, Mansuroğlu, Melez, Menteşe, Uzunlu, Çat büyük, Çat küçük, Çat mırıklar, Çatak, Çakmak, Çokradan, Belören, Bebek, Boğazlıyan, Burunkışla, Rumdigin/Felahiye, Saatlı, Sarıhamza, Sazlı, Saray, Sığırkuyruğu, Sungurlu, Derihamza, Keller/ Yenipazar, Köhne/Sorgun, Kediler/Armağan, Kahya, Kürkçüler, Tahralı. Ahmet Paşanın oğlu Süleyman Bey (Mustafa Paşanın kardeşi) zamanında Yozgat’ın nüfus çok artmıştı.

Agop Dilaçar Martayan: Dilaçar, büyük usta Nağaş Simon ustanın torunu Ohan Aslanoğlu’nun torununun oğludur. Yani, torunun, torunun, torunu. Ohan Efendi(Aslanyan), Agop Dilaçar’ın da anne tarafından büyük dedesi oluyor. Agop Martayan İstanbul 22 Mayıs 1895 tarihinde İstanbul Büyükdere’de doğar (22 Mayıs 1895 – 12 Eylül 1979). Türk dili üzerine uzmanlaşmış Türkiye Ermeni’si dilbilimcidir.

İlk ve orta öğrenimini Gedikpaşa’da, Amerikalı misyonerlerin açtığı bir okulda tamamlar. 1915’de Robert Koleji bitirir. Lisanlara karşı meyli vardır, Ermenice ve Türkçenin yanı sıra İngilizce, Yunanca, İspanyolca, Latince, Almanca, Rusça ve Bulgarcadan da anlar. Birinci Cihan Harbinde Mülazim-i Evvel (yedek zabit) olarak askere alınır. Kafkas cephesine yollanırsa da komutanları o hassas coğrafyada vazife yapmasını mahzurlu bulurlar. Suriye’ye kaydırılır. Burada M. Kemal ile tanışır ve önü açılır.

Birinci Cihan Harbi... Suriye Cephesi... Asteğmen Agop Martayan Halep’te İngiliz subayları ile görüşüp konuştuğu için gözaltına alınır. Esirlerle temas affedilmez bir suçtur. Sadece bizde değil bütün dünyada... Onu ihanet-i vataniye suçu ile zincire vurur, alır götürürler Şam’a. Belki de divan-ı harbe verilecektir. Kendi kendine “ben bittim demek ki buraya kadarmış” der

Olan olmuştur artık, ifade verirken alttan almaz. Barbarlık der, eziyet der, medeniyetsizlik der ki bunlar da ayrıca suçtur. Komutan pek kulak vermez, gözü koltuğu altındaki kâğıtlardadır. Ellerini çözdürür, tabancasını iade eder, çay ısmarlar. Agop’un Lâtin harfleri ile tuttuğu müsveddeleri inceler, sorular sorar. “Yine gel konuşalım” der ve asteğmeni rahatlatıp uğurlar.

Agop şaşkındır. Onun Mustafa Kemal olduğunu bilmiyordur daha. Savaşın ardından bir süre Robert Kolej’de İngilizce öğretmenliği yapar. Sonra Beyrut’ta bir Ermeni okuluna müdür olur. Ermeni gazetesi Luys’un Genel Yayın Yönetmenliğini de üstlenir bu arada. Kendini Türkiye’de emniyette hissetmemiş olmalıdır ki Sofya’ya kaçar, Svabodan Üniversitesi’nde doğu dilleri okutmaya başlar. Ermeni gazetelere yazılar da yollamaktadır. Sonra ne olursa olur, TC ile arası açılır, vatandaşlıktan çıkarılır.

22 Eylül 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayı'nda, Mustafa Kemal Atatürk'ün başkanlığında gerçekleştirilen I. Türk Dil Konferansı'na İstepan Gurdikyan ve Kevork Simkeşyan ile birlikte dil uzmanı olarak davet edilir. Ancak, Agop’un yurda girmesi kâbil değildir. M. Kemal ısrarcıdır. Sofya Konsolosluğunu ayağa kaldırır. Konsolos usulsüz olmasına rağmen vize vermekle kalmaz, eline ‘kolaylık gösterilsin. M. Kemal’in hususi davetlisidir” şeklinde bir mektup sıkıştırır. Dolmabahçe Sarayında mevzu Türk dilidir. Davetliler arasında soydaşları İstepan, Kevork, Mihran, Bedros ve Hrant Efendileri görünce içi rahatlar.

M. Kemal Birinci Türk Dil Konferansı’nda ona Türk Dil Derneği Başuzmanlığı ve ilk Genel Sekreterlik ünvânlarını bağışlar. 1934’te Soyadı Kanunu kabul edilince, Türkçe ile ilgili yaptığı çalışmalarından ötürü Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendisine "Dilaçar" soyadı verilir. Bu adı yaşamı boyunca Atatürk ve Türkçe sevgisiyle birlikte taşımış, o da Mustafa Kemal Paşa için Atatürk soyadını önermişti. Agop Martayan Dilaçar, ölene kadar TDK’nın ‘Genel Yazmanı’ olarak vazife yapar. İlk kurultayda “Türk, Sümer ve Hint dilleri arasındaki rabıtalar” hakkında bir bildiri sunar. Türkçeye ve Türkiye’ye tutkun bir bilgindi. Atatürk’e, Türk Devrimine yürekten bağlıydı; anadili Türkçe olanların kimisi de Türkçeyi onun gibi sevseydi, Dil Devriminin önüne dikilmezlerdi.

İşini o kadar çok sevmişti ki “Yaşamım burada, Türk Dil Kurumu’ndaki masamda bitsin isterim” demişti. Yazık ki bu isteği gerçekleşmedi; 1979 yazında dinlenmek için gittiği İstanbul, Büyükdere de hastalandı. Cerrahpaşa Hastanesine kaldırıldı ve 12 Eylül 1979’da 84 yaşındayken öldü. Toprağı bol olsun. İşte size dededen toruna gurur duyulacak 250 yıllık bir geçmiş.


09.07.2018







Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
ŞEYHÜLİSLAM YAHYÂ EFENDİ
Değerli Suzan Hanımefendi, uzun yorumunuz ve önemli tespitleriniz için tekrar teşekkür ederim. Devlete hainliği belgelerle tescilli kişilere iade-i itibar yarışında, bazı dostlar neden sizde iade-i itibar talebinde bulunmuyorsunuz demişlerdi. Onlara ailecek şöyle cevap vermiştik. “Kimseden itibar talebinde bulunmaya ihtiyacımız yok, Bozok yaylasının ailemize duyduğu sevgi bize yeterde artar bile.” Geçmişten gelen bu sevgiye layık olabilirsek ne mutlu bize. Saygılarımı sunuyorum.
Not; Gerektiğinde mail adresimden de mesaj gönderebilirsiz
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 08.02.2013 22:33
ŞEYHÜLİSLAM YAHYÂ EFENDİ
Sayın Çapanoğlu;Yorumlarıma sizin değiminizle"azarlama kokusu" sinmiş ise yerden göğe kadar sizden özür dilerim.Sizin gibi değerli bir insanı, büyüğümüzü, atamızı azarlamak ne haddimize... Sizde bilirsiniz ki Bozkırın bağrında pamuk yetişmez. Bende bozkırda yetişmiş bir insan olarak yetiştiğim toprakların kimyasını almışım. Karekterime yansıyan sert mizaç, haliyle kırık uçlu kalemime de yansımış olabilir. Bu bakımdan size yönelik, üzüntü yaratacak hiç bir niyet haddim değildir. Saygıda kusurum olmuşsa af ola.

Amacım şudur ki;Kendi topraklarımda yetişen, var olan ve memlekti için birşeyler yapmaya çalışan değerli şahsiyetleri nacizane desteklemek, hatta biraz ısındıklarını farkettiğim anda yorumlarımla körükleyerek, ışık saçacak alevlerini açağa çıkarmalarını sağlamaktır.

Elbette ki ÇAPANOĞULU hakkındaki yazı dizinizi merakla okuyor, geçmişimiz hakkında bilgi almaya çalışıyorum.Ben istiyorum ki; bu değerli yazılar sayfalarda kalmasın görselleştirilsin.Tarih, hatalarıyla ve başarılarıyla tarihtir.İnsanda günah ve sevaplarıyla insandır.Benim dedemin dedesini yada babasını Çapanoğlu isyanından sonra saat kulesi dibinde darağacında asmışlar.Asıldı diye; yada, o günkü adalet suçlu bulduğu için dedemi suçlayamam. Asanlarıda suçlayamam.Çünkü o günkü şartlarda insanların kendilerini ifade edecek veya olayların gidiş çizgisini tesbit edecek kadar zamanları yoktu. O insanlar,kendi doğrularına göre yaşamaya çalışmışlar. İnandıkları doğruları savunmuşlar. Onların doğrusu başkasına eğri gelebilir. Hem o zamanlar bu kadar iletişim kolaylığı olmadığından yurdun dört yanında ne olup bitiyor bilinemiyordu. Okur yazar sayısı parmakla gösterilecek kadar azdı. Asırların halifesini bir kalemde silecek biri çıkmış... Bir anda bunu kabullenmek elbette kolay değil. Haliyle kendi kurdukları düzeni, alıştığı hayat tarzını korumaya çalışıyorlardı.O insanların da tek gayesi vatanını-milletini korumak, uğrunda can vererek düşmana teslim olmamaktı. Atatürk Samsun'a giderek millete milletin ahvalini anlatmıştı.Yozgat'a gelerek anlatmış olsaydı belki bazı olaylar olmayacaktı. Elbette bu günkü başbakanlar gibi özel uçakları da yoktu ki millete kendilerini ifade etmek için bir günde yurdu dolaşsınlar.
Bazı köşe yazarlarımız Yozgat'ın geri kalmışlığını Atatürk'ün ceza verdiğine dayandırıyor. Bu çok cahilce bir düşünce.Canını hiçe sayarak vatan uğruna çephelerde ömür harcayan bir lider, nasıl olurda can verdiği vatan toprağının bir karışına ceza keser...? Geri kalmışlığın sebebi, Yozgat halkının bir birine güvensizliği ve uyuşukluğundan... İçinde yaşattığı farklı kültürleri ayrıştırmasından demeyi kimsenin kalemi yazmaya cesaret edemiyor.

Bir Yozgatlı olarak geçmişimle, atalarımla, atalarımın bağlı bulunduğu "ÇAPANOĞLU BEYLİĞİ" ile gurur duyuyorum.O insanların yiğitliği, vatan severliği nesillerine aktarılmış olmasaydı, bu gün YOZGAT'daki şehitlik bu kadar dolmazdı.Yine Bozok yaylasının yiğitleri asil bir kan taşımasaydı memleketimiz düşman ayağı değmemiş bir bozkır olarak anılmazdı...
ÇAPANOĞLU bu topraklarda ebedi kalacak en az iki anıt bıraktı. Yüz yıldır gelip geçenler ne bıraktı? Bırakılanlarıda koruyamadılar. "ÇAPANOĞLU camii" gibi bir mabedi, bir anıtı yaptıran, yapılmasına vesile olan bir lider hakkında, ciltler dolusu kitaplar yazılmalı.
Sayın Hocam; Biz özümüze,sözümüze, kültürümüze sahip çıkmalıyız. Göğsümüzü gere gere herkese tanıtmalıyız. Ancak o zaman tanınacağımızı düşünüyorum. Ve YOZGAT lı olduğum için geçmişiyle ve geleceği ile gurur duyuyorum.
Siz güçlü bir kaleme sahipsiniz.Tarihimiz hakkındaki bilgi birikiminizi elbette bize aktarmaya çalışıyorsunuz.Dilerim ki bu yazdıklarınız görselleştirilerek Türk halkının evlerine aktarılır. ÇAPANOĞLU kimmiş? Neler yapmış? Nasıl yaşamış? Nasıl bir deha zekaya sahipmiş? Ayaklanmadaki niyeti neymiş? Bu sorular doğru açılardan bakılarak anlatacağınıza ve anlattığınıza güvendiğim için sizden arz ediyorum ki Sadece Yozgat gazetesini gözucuyla okuyan Yozgat'lıların aklında az buçuk kalan bir yazı olarak, yada raflarda tozlanan kitaplar arasında kalmasına,geçmiş atamızın bir kaç sözle tanınmasına gönlüm razı gelmiyor. Siz yazı serinizi tamamlayıp, bizleri aydınlatmaya gayret gösteriniz. Elbet evlatlarımızdan biri çıkıp birgün yazdıklarınızı senaryolaştırarak, film şeritlerinde canlandıracaktır. O zaman anlayacaklar Yozgat Türkiye'nin neresinde? Nasıl bir kültüre sahip?Nerden gelmiş, nereye gidiyor? İnşallah bu gidiş bir şekilde değiştirilir. Beyinlere kazınan "cezalıyız" fikri silinir.
Bu arada Yozgat'lı damarım tuttu. Yukardaki eserinizi unuttum sanmayınız.
"Bırakın yalancılar mescitte yalan söylesin
Meyhaneye gel. Ne yalan var ne ikiyüzlülük."
Ne doğru söylemiş Yahya Efendi Hz leri. İçen insan kendini unutmak için içer. Sarhoş olup kendinden geçer. İçinde ne varsa dışına o sızar. Ne yılan kalır içinde,ne de yalan kalır dilinde.
Alimin eylemini her adem anlasaydı, alem yarı aydınlık yarı karanlık(gece gündüz) olmazdı; diye düşündürdü beni yazınız.
Kaleminiz Her daim var olsun. Saygılar.. Hürmetler..
SUZAN -- 08.02.2013 00:47
ŞEYHÜLİSLAM YAHYÂ EFENDİ
Abdulkadir Abi kalemine ve eline Sağlık Akman ailesinden Selam ve Saygılar.
Adınız ve Soyadınız -- 07.02.2013 20:48
ŞEYHÜLİSLAM YAHYÂ EFENDİ
Değerli Suzan Hanımefendi, biraz azarlama kokusu da olan sitemlerinizde yerden göğe kadar haklısınız. Ancak sizin olmasını arzu ettiğiniz kadar iddialı olmamakla birlikte Sayın Osman Hakan Kiracı dostun tavsiyesi ile 9. göbekten torunu olmakla gurur duyduğum Çapanoğulları ve onların kurduğu Yozgat şehri hakkında yazmaya başlamış idim. Ne zaman biteceği belli olmayan uzun bir hikâye olacağını tahmin ediyorum. Yazılarım arasında epeyce uzun olan ve gazetede iki tam sayfa yayınlanan Çapanoğlu hadisesi bir isyan mıdır yazımı bilmem okuma fırsatınız oldu mu? Yozgat gazetesindeki köşemde sık sık Çapanoğulları hakkında yazarsam okuyucuyu sıkar mıyım acaba endişesi ile değişik konular da bir şeyler karalamaya çalışıyorum. Uyarınızı dikkate alarak okuyucunun beğeneceğini umduğum bazılarını buradan yayınlayacağım. Her türlü eleştirinizi çekinmeden yazmanızı istirham eder saygılarımı sunarım.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 07.02.2013 11:38
PARAŞÜT
Sayın Çapanoğlu; Damdan paraşütle atlamak bir yana, uçaktan paraşütsüz de atlasanız aşağıdaki yoruma cevap almadığım sürece yazılarınızı okumamaya karar aldım...:)Fakaaaaat anılara olan ilgim ve kalemizin uslup zenginliğine dayanamayıp bu kararı bozmak zorunda kaldım.
Yaşam bir deneyimden ibaret değilmidir?Her düşüş; nasıl kalkılması gerektiğini öğettiği gibi, düşmemek için ise düşüşe sebep olan hatayı tesbit etmek içindir.İnsan yaşadığı olayları sorgulamalıdır diye düşünüyorum.
Keşke şimdiki çocuklarda da az çok çevrelerinde gördükleri olaylar hakkında birazcık deney merakı uyanmış olsa.Sorunun cevabını er yada geç bulabilirler.Bulamasalar bile ilerde anlatacakları bir anıları olur.

Kaleminiz var olsun saygılar...

SUZAN


Suzan -- 06.02.2013 19:50
BİR YILBAŞI ANISI
Sayın Çapanoğlu ;

1968 aralık ayı anınızı zevkle ve yüzümde bir tebessümle okudum.. Bahsi geçen isimlerden Üstün Poyraz benim 2008 senesinde kaybettiğim rahmetli babamdır.Sizin de bahsettiğiniz gibi kendisi son derece kibar , mütevazi ve iyi bir müzisyendi.Değerli ve güzel yorumlarınız için kendim ve ailem adına teşekkürü borç bilirim..

Kaan Poyrazoğlu
Kaan Poyrazoğlu -- 23.01.2013 22:13
ÇAPANOĞLU SÜLEYMAN BEY’İN ADALETİ
Sayın Çapanoğlu;Son yazdığınız yazı konunun dışında kalan kültürel bir yazı olduğu için mevzuyla alâkadar farklı bir yazınız altına bu yorumu yazma ihtiyacını hisstmişimdir.

Öcelikle Değerli teşekkürünüz için minnettarım.Konu Yozgat Olunca, her ne kadar gurbette yaşamış olsak da; damarlarımızdaki kan şaha kalkıyor. Sururi Bey'in "Madem Tanıtım Görevlisiyiz, O halde Söyleyin" başlıklı yazısının her satırına ve her cümlesine katılıyorum. Tanıtım sadece bir yerel gazeteyle olmaz.Olsa bile neyini tanıtacaksınız.Önce ortamı hazırlayacak, sonra kültürel etkinlikleri çoğaltacak; daha sonrada bu etkinlikler basına basına ister istemez yansıyacak.

Diğer taraftan, Yozgat'ın bağrında yetişen, Yozgat'ın kültürüyle yoğrulan çok değerli "Yozgat gazetesi"nde köşe yazarlığı yapan şahsiyetler mevcut. Bu verimlilik sadece köşeye bir kaç satır yazı yazıp, sonrada okurların elinde göz ucuyla okunup çöpe atılan yazılar olarak kalmamalı.Kaleminden söz damlayan siz yazarlardan benim arzım odur ki; roman, hikaye türünde yapıtlar ile kitaplaştırıla ve bu kitaplar film yönetmenlerine teslim edile.Onca yarışmalar düzenleniyor. Bir tane Yozgat'lı kendi memleketi değerleri üzerine bir yapıtla sahneye çıkamıyor.Bu topraklarda hiç mi anlatılmaya değer bir hayat yaşanmadı.Yaşanmış olmasınada gerek yok.Bakın "Sultan Süleyman" dizisine.Adamlar reytink kırmak için, Dünyaya gelmiş tek lideri uçkur düşkünü yaptılar.Diğer türlü olsa kimsenin ilgisini çekmez düşüncesindeler.Oysa, toplum artık geçmişindeki doğruların peşinde.Yalanlardan yine Yozgat değimiyle diyorum ki"tokmaladı" Halbu ki sanat yalan üzerine inşa edilemez kanaatindeyim.Edilmş olsa bile kalıcı olamaz.

Bir aralar sitenin birinde "Yaşanmış Öyküler" başlığı altında;yazım hatalarıyla dolu hikayeler yazıyordum.Günlük yirmi yorumdan aşağı düşmüyor,yüzlerce kişinin okuduğunu görüyordum.Kimse hatasına kusuruna bakmıyor,gerçeğe giden yolu bulmaya çalışıyordu.Buda gösteriyor ki insanlar gerçeklerin peşinde.

"Yozgat Kültür İl Müdürlüğü" bu tür projeler hazırlayarak kendi bünyesinde yarışmalar hazırlayıp, dereceye giren yapıtları televizyon kanallarında değerlendire bilir.

İstanbul tanınmamış bir şehirmi ki halâ "İstanbu'u anlatan şiir ve hikaye yarışmalar"ı düzenleniyor? Burdaki amaç Şehri sanatlaştırmak, değer katarak dünyaya tanıtmaktır.Biz dünyayı bir tarafa bırakalım ülkemize tanıtalım.Yabancıya Yozgat'lıyım dediğimde "Yozgat neresi" diyor?

Yıllardır Yozgat'lı olarak gurbette yaşadım."Çapanoğulları"nı tanımayan yok.Ancak ne kadar tanınıyor? Birkaç "değim"in sahibi ve Atatürk'e baş kaldıran,isyancı bir "Bey" olarak...Çoğu nereli olduğunu bilmiyor.Bende Yozgat'lı olarak, Siz köşeye yazmadan önce,tarih kitaplarında yer verildiği kadar tanıyordum.Bu "isim" yıllara rağmen bu kadar nam salmış, "ÇAPANOĞLU" dendiği zaman bir şahsiyet akla geliyorsa, bu şahsın şahsiyetinde kimbilir ne sağlam karekterler mevcut idi? Bu dinamik karekterin açığa çıkması için kaleminize ihtiyacımız vardır.

Oysa, Siz Çapanoğulları'ndan geriye kalan, her yönüyle tanıyan, en yakın nesilsiniz.Onları anlatmaya kaleminiz ve kültür birikiminizin donanımlı... Sosyal çevrenizin de bu yapıtı inşa etmeye muktedir olduğunu tahmin ede biliyorum.

Bu iyiliği atalarınız adına ve Yozgat yararına yapıtlaştırarak,Yozgat'ı yanlış anlaşılmaktan, tanıtımsız kalmaktan kurtara bilirsiniz düşüncesindeyim...

Cahilin cürrreti bağışlanır.Benim bu önerimden dolayı umulaki bağışlanmış olayım.

Saygılar-Selamlar Efendim.

SUZAN -- 23.01.2013 21:18
TOPKAPI SARAYI ADINI NEREDEN ALIYOR
Değerli Suzan Hanımefendi Yozgat Gazetesindeki şu tespitiniz için sizi kutlar teşekkürlerimi arz ederim.Diyorsunun ki, "Yozgat'a yolu düşen insan, rahat yürüyecek yol,dinlenecek mekan,çayını kahvesini yudumlarken etrafında gözünü dolduracak manzara,huzurlu bir ortam ister.Her şeyden önce Yozgat'ın halkı tavır ve davranışlarını değiştirmeli. Üniversite Yozgat'a geleli yıllar oldu.Halâ bir kadın tek başına bir parkta oturup rahatça çay içemiyor. Tüm gözler üzerine çevriliyor. Hatta sinsi sinsi takip ediliyor.Kimin nesi, neden gelmiş, tekbaşına parkda- bahcede ne işi var?İnsanlar bakışlarında bu soruları direk yansıtıyorlar. Rahat ve ferah bir ortamın hangisi Yozgat'ta var.öncelikle bunları hazırlamak gerekir.Dilim döndüğünce belki haddim olmayarak anlatmaya çalıştım."Bende bu tespitinize, acizane değerli hemşerilerimize 1950 li yıllarda çekilmiş fotoğraflardaki hanım kıyafetlerine bakmalarını öneriyor ve bir zamanlar Anadolu'nun savatçılıkta (gümüş işçiliği)en önemli, medeni ve kültürlü şehirlerinden birisi olan Yozgat'ın nereden nereye geldiğini iyi tahlil etmelerini eklemek istiyorum.Saygılarımla.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 23.01.2013 00:23
TOPKAPI SARAYI ADINI NEREDEN ALIYOR
Abdülkadir Bey
Ben müzeciliğimizin geliştirilmesi gerektiğini belirtmeye çalışmıştım. Bizim saraylarımızda padişahlar oturmadığı gibi bahsettiğim şatoda artık derebeyleri de oturmuyor. Zaten oturmamalı da...
Yanlış bir anlaşılmaya yol açmış olmak istemem.
Saygılarımla
Mehlika Filiz Ulusoy -- 21.01.2013 13:02
TOPKAPI SARAYI ADINI NEREDEN ALIYOR
Sayın Çapanoğlu kaleminizden yine bilgilendik. Gidip görememiş gezememiş olsakda hayalimizde canlanmasına vesile oldunuz.Yorum yapan Filiz hanım saraylarımızdaki ruhsuzluğu ima etmiş.Zürih'teki şatolarda hala insanlar yaşıyormuş gibi hissediliyor demiş.Çok yerinde bir tesbit ve duyarlılık hissini beyan etmiş.Elbetteki bizim saraylarımızda bu hissi yaşayamıyoruz.Biz o saraylarda yaşayan liderlere sahip çıkmadık.Onları zamanında mekanlarından sürgün ettik.Sonrada kitaplarda karaladık, hain ilan ettik.Ve yüreğimizden, aslımızdan, neslimizden, kökümüzden silerek öldürdük.Şimdi bu saraylarda nasıl yaşadıklarını hissedebiliriz.Onlar belki bizi, biz onları (Adaletlerini, inançlarını,ihlaslarını,edeplerini,saygılarını,cesaretlerini,mertliklerini, dürüstlüklerini, bıraktıkları mirası) koruyamadık terkettik diye bizi çoktan terkettiler.Nasıl kendilerini hissettirsinler.İnsanın Atası yüreğinde yaşadığı sürece varlığını hissettirir ve hissedilir.Seversen sevdiğin gibi yaşarsın.Sevdiğiyin özelliklerini taşırsın.Tarih yazarları bize geçmişimizi sevdirmediler.Hep kötülediler.Halâ da dizilerde uçkuruna düşkün lider potreleri çizerek atalalarımızdan bizi koparıyorlar.
Otuz yıldır evlatlarımızı toprağa gömen, bölücülük yaparak vatanımıza ihanet eden Apo bile Vahdettin kadar vatan haini olamıyor.Sürgün edilmiyor.AB ye gire bilmek için bilmiyorum kaç kabuk değiştirdik, kaç şekle girdik...
yine olmadı...Yedi düeli titreten Padişahlar şimdi kalkıp baksınlar. Türk milleti, bir soytarıyla anlaşa bilmek için hangi kılığa girerek ikna yoluna gideceğini bilemiyor.Daha fazla yazmak istemiyorum.Haksızlığa baş kaldıran suçlu oluyor.

Sayın Çapanoğlu,Sururi Bey'in son yazısına haddim olmayarak, samimiyetinize sığınıp sizden talepte bulunarak bir yorum yazdım. Saygılar sunar,Başarılar dilerim.Allaha emanet olunuz.
SUZAN -- 20.01.2013 01:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
 
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00