BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 16.07.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
183
Dün
:
4633
Toplam
:
14106362
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Değerli okuyucular, Yozgat’ımızın tarihi ile ilgili yaptığım araştırmaları değişik makalelerimde sizinle paylaşırken şu akrabalığın farkına vardım. Çapanoğlu Mustafa Paşanın baş ustası Nağaş Simon, onun torunu Çapanoğlu Süleyman Bey’in hazinedarı Ohannes Aslanyan ve onunda torunu Mustafa Kemal paşaya Atatürk soyadını öneren Agop Martayan Dilaçar. Nereden nereye?

Bu üç değerli Ermeni yurttaşımızı bu yazımda kısaca sizlere tanıtacağım.

Nağaş Simon usta: . Babası Ömer ağadan sonra Yozgat’ı şehir yapan kişi Çapanoğlu Ahmet Paşadır. Ahmet Paşa (1730-1765) kendisine bir saray yaptırıyor. Çapanoğulları sarayının yapılmasında yalnızca Yozgat’tan değil, Yozgat’ın dışında Kayseri’den, Sivas’tan, Amasya’dan Rum ve Ermeni mimarlar ve ustalar getiriliyor. Bunların arasında büyük usta Nağaş Simon’un ayrı bir yeri var. Yozgat’taki hemen bütün ahşap ve taş işçiliklerini Nağaş Simon ve ailesi yapmışlar. 1779 da Çapanoğlu Mustafa Paşanın yaptırdığı Çapanoğlu Büyük Camiinin ki, bu cami İstanbul’daki Süleymaniye camisinin ikizidir. Bu muhteşem caminin iç mekân süslemeleri de Ermeni büyük usta Nağaş Simon usta tarafından yapılmış.

Mustafa Paşa, Nağaş Simon’un çalışmalarından çok memnun kalmış ve her zaman mükâfatlandırmıştı. Kendisine de küçük bir konak yapması için müsaade etmiştir ve yapılması da Mustafa Paşa tarafından sağlanmıştır. Bu konak ancak 1915 lere kadar ayakta kalabilmiştir. Konağın diğer Türk evleri gibi haremlik ve selamlık olarak iki girişi vardı. Çünkü Ermeni cemaati de Türkler gibi yaşıyordu. Nağaş Simon, Yozgat’ın içinde kendi konağını yaptıktan sonra Ermeni kız çocukların eğitimi içinde küçük bir meslek okulu ile küçük bir kilisede yapıyor. Kitaptaki okulun resmine bakıyorum sanki bizim Cumhuriyet mektebi.(Yazar’ın notu: Bu konuda bilgisine başvurduğum Yozgat’ın canlı tarihi Yılmaz Göksoy ağabeyim şu bilgileri verdi. “Bu okulun yeri şimdiki Anadolu Lisesinin olduğu yerdi ve kilisenin bahçesindeydi. Şimdi Bozok Üniversitesi Rektörlüğü olan Cumhuriyet Mektebine çok benzerdi. Sonraki ismi sanırım İsmet Paşa mektebiydi ve çok büyük bir müsamere salonu vardı. Kilisenin de çok güzel altın varaklı alçı süslemeleri vardı. Kilise yıkılınca bu süslemeler şimdi Hükümet Binasının olduğu yerdeki çayevinin olduğu yerde bulunan sinema binasında kullanılmıştı. Bu sinema 1920 li yıllarda belediye tarafından yaptırılmıştı.”)

1852 tarihinde torunu Ohan (Ohannes) çorbacı (Aslanyan) sadece kız öğrenciler için yapılan bu okulu yenilemiş ve büyüterek üstüne bir kat daha ilave etmiş. O zamanlar diğer şehirlerde kızlar için böyle ayrı okul yoktu. Bütün bunlar Mustafa Paşanın izni ile olmuştu. Ohan çorbacı daha sonra meydanda kendi küçük bir kilise (şapel) yaptırıyor. İsmi de Surp Asvadazin (Meryem ana). Çapanoğlu camii içindeki büyük saatin bire bir aynısı kilise de varmış.

Ohan Çorbacı Aslanyan Efendi (1784-1874): Bozok Mutasarrıfı Çapanoğlu Süleyman Bey’in (ölm. 1813) hazinesini (Hazine-i Hassa) idare eden, harcamalarını yapan, kayıtlarını tutan, Çapanoğlu Büyük Camiinin inşasında da harcamaları titizlikle takip eden kişidir, kâhyasıdır. Büyük usta Nağaş Simon’un torunudur. Çapanoğlu beylerinin en kuvvetlisi Süleyman Bey, Ermeni sanatkâr ve tüccarlarına çok cesaret vermiş, kendi yanında bile yaşamalarına müsaade etmişti. Süleyman Bey’in zamanında Çapanoğlu beyleri ile ticarete başlayarak büyük servet yapmıştı. Bankalarla çalıştılar ve dünyaya açılmaya başladılar. Ohan Arslanyan Yozgat’ın ileri gelenleri arasındaydı. Aslanyan ailesi şehirde Çapanoğulları kadar tanınmış bir aileydi. Çapanoğlu ailesi himayesinde nüfuz ve otorite sahibi oldular. Ermeni cemaatine çok hizmetler vermişlerdi. Bunlar Ermeni cemaatinin de en çok bağış yapan üyeleriydiler. Ohan Çorbacı (Aslanyan) zamanında çok sayıda Ermeni sanatkâr ve tüccar geldi Yozgat’ın etrafındaki köylere yerleştiler.

Çok varlıklı olan Ohan Çorbaçı sonraları Camii Kebir’in (Çapanoğlu camii) bütün aydınlatma giderlerini üstlenmiştir. Dikkat buyurun, bir Müslüman mabedinin aydınlatma giderini bir Hristiyan vatandaş yükleniyor. Ohan Çorbacı, Sarıhamzalı ve Kavadya da kiliseler yaptırır ve Yozgat’ta yaşayan Türk ve Ermeni tüm ihtiyaç sahiplerine de yardımda bulunan hayırsever birisiydi.

65 yaşında, çok zeki görünen sert tavırlı birisiydi. Bir sanatkâr değildi ama zenginliğinin bilincindeydi. Zira bu konak kimin diye sorduklarında Ohan Çorbacının, bu han kimin diye sorduklarında Ohan Çorbacının, bu köşk kimin diye sorduklarında hep Ohan Çorbacının derlerdi. Bu gün etnografya müzesi olarak kullanılan Nizamoğlu Konağı Ohan Çorbacının konağıydı. Çapanoğullarının sayesinde çok varlıklı biri olmuştu. Sanki Yozgat’ın bir bölümü bu zengin aileye aitti. Zaman zaman Süleyman Bey ile meclis yapar sorunları görüşürler fikir teatisinde bulunurlardı. Hem Tükler hem Ermeniler Ohan Çorbacıya çok saygı gösterirlerdi. Yaptırdığı Ermeni okullarının tüm giderlerini ve öğretmenlerin maaşlarını da Ohan Çorbacı karşılardı. Kendine uğraşı olarak Ermenilerin giydiği feslerin üzerine taktıkları gümüş haçlardan yapardı.

XIX. yy. ikinci yarısında, Ohan Arslanyan’ın (1784-1874) bağışıyla Ruhani Önderlik binasının avlusunda daha ziyade Yozgat Merkez Okulu diye anılan Ermeni okulu tesis edilir. Hayırsever Arslanyan kiliseden Taş Han köprüsüne uzanan yolun iki yanında yer alan dükkânları da inşa ettirir. Bu dükkânların geliri kilise ve okulun masraflarını karşılamak için kullanılır. Ermeniler, durumu iyi olan, kapısında işçi çalıştıran ve açları doyuranlara “çorbacı” derler, insanlara çorba içiren anlamında. Arslanyan da, çorbacı konumuna ulaşmıştı. En önemlisi de Osmanlının en büyük ayanı Çapanoğlu ailesi ile Yozgat Ermenileri arasındaki iletişimi sağlamaktaydı. Şehirde birçok inşaat yapıyor, Çapanoğulları adına Yozgat sancağının aşar vergisini devletten satın alıyordu.

Ermeniler, Çapanoğullarının uyguladığı özendirici politikalarla şehre yerleşmişler ve kısa sürede Ermeni nüfusu büyük artış göstermişti. Ermeniler, Çapanoğullarının iyiliklerinden çok faydalandılar. Yozgat ve çevresinde 48 Ermeni köyü vardı bunların bazıları kendi dillerini bile kaybetmişlerdi ama geleneklerini korumuşlardı. Ermenilerin bulunduğu köyler şunlardı. Yozgat merkez, Akdağmadeni, Armağan, Alaca, Pöhrenk/Gümüşkavak, Karahallı, Karayakup, Karaçayır, Karabıyık, Kızılcaova, Kumkuyu, Danışman, Danyalyenbağ, Yahyalı, Elekçiler, Eğlence, Taşlıgedik, Terzili,İgdeli,İncirli, Ürneç/Konuklar, İkikariye, Göveçli, Gürden/Yazıkışla, Mağaroğlu/Şerefoğlu, Mansuroğlu, Melez, Menteşe, Uzunlu, Çat büyük, Çat küçük, Çat mırıklar, Çatak, Çakmak, Çokradan, Belören, Bebek, Boğazlıyan, Burunkışla, Rumdigin/Felahiye, Saatlı, Sarıhamza, Sazlı, Saray, Sığırkuyruğu, Sungurlu, Derihamza, Keller/ Yenipazar, Köhne/Sorgun, Kediler/Armağan, Kahya, Kürkçüler, Tahralı. Ahmet Paşanın oğlu Süleyman Bey (Mustafa Paşanın kardeşi) zamanında Yozgat’ın nüfus çok artmıştı.

Agop Dilaçar Martayan: Dilaçar, büyük usta Nağaş Simon ustanın torunu Ohan Aslanoğlu’nun torununun oğludur. Yani, torunun, torunun, torunu. Ohan Efendi(Aslanyan), Agop Dilaçar’ın da anne tarafından büyük dedesi oluyor. Agop Martayan İstanbul 22 Mayıs 1895 tarihinde İstanbul Büyükdere’de doğar (22 Mayıs 1895 – 12 Eylül 1979). Türk dili üzerine uzmanlaşmış Türkiye Ermeni’si dilbilimcidir.

İlk ve orta öğrenimini Gedikpaşa’da, Amerikalı misyonerlerin açtığı bir okulda tamamlar. 1915’de Robert Koleji bitirir. Lisanlara karşı meyli vardır, Ermenice ve Türkçenin yanı sıra İngilizce, Yunanca, İspanyolca, Latince, Almanca, Rusça ve Bulgarcadan da anlar. Birinci Cihan Harbinde Mülazim-i Evvel (yedek zabit) olarak askere alınır. Kafkas cephesine yollanırsa da komutanları o hassas coğrafyada vazife yapmasını mahzurlu bulurlar. Suriye’ye kaydırılır. Burada M. Kemal ile tanışır ve önü açılır.

Birinci Cihan Harbi... Suriye Cephesi... Asteğmen Agop Martayan Halep’te İngiliz subayları ile görüşüp konuştuğu için gözaltına alınır. Esirlerle temas affedilmez bir suçtur. Sadece bizde değil bütün dünyada... Onu ihanet-i vataniye suçu ile zincire vurur, alır götürürler Şam’a. Belki de divan-ı harbe verilecektir. Kendi kendine “ben bittim demek ki buraya kadarmış” der

Olan olmuştur artık, ifade verirken alttan almaz. Barbarlık der, eziyet der, medeniyetsizlik der ki bunlar da ayrıca suçtur. Komutan pek kulak vermez, gözü koltuğu altındaki kâğıtlardadır. Ellerini çözdürür, tabancasını iade eder, çay ısmarlar. Agop’un Lâtin harfleri ile tuttuğu müsveddeleri inceler, sorular sorar. “Yine gel konuşalım” der ve asteğmeni rahatlatıp uğurlar.

Agop şaşkındır. Onun Mustafa Kemal olduğunu bilmiyordur daha. Savaşın ardından bir süre Robert Kolej’de İngilizce öğretmenliği yapar. Sonra Beyrut’ta bir Ermeni okuluna müdür olur. Ermeni gazetesi Luys’un Genel Yayın Yönetmenliğini de üstlenir bu arada. Kendini Türkiye’de emniyette hissetmemiş olmalıdır ki Sofya’ya kaçar, Svabodan Üniversitesi’nde doğu dilleri okutmaya başlar. Ermeni gazetelere yazılar da yollamaktadır. Sonra ne olursa olur, TC ile arası açılır, vatandaşlıktan çıkarılır.

22 Eylül 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayı'nda, Mustafa Kemal Atatürk'ün başkanlığında gerçekleştirilen I. Türk Dil Konferansı'na İstepan Gurdikyan ve Kevork Simkeşyan ile birlikte dil uzmanı olarak davet edilir. Ancak, Agop’un yurda girmesi kâbil değildir. M. Kemal ısrarcıdır. Sofya Konsolosluğunu ayağa kaldırır. Konsolos usulsüz olmasına rağmen vize vermekle kalmaz, eline ‘kolaylık gösterilsin. M. Kemal’in hususi davetlisidir” şeklinde bir mektup sıkıştırır. Dolmabahçe Sarayında mevzu Türk dilidir. Davetliler arasında soydaşları İstepan, Kevork, Mihran, Bedros ve Hrant Efendileri görünce içi rahatlar.

M. Kemal Birinci Türk Dil Konferansı’nda ona Türk Dil Derneği Başuzmanlığı ve ilk Genel Sekreterlik ünvânlarını bağışlar. 1934’te Soyadı Kanunu kabul edilince, Türkçe ile ilgili yaptığı çalışmalarından ötürü Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendisine "Dilaçar" soyadı verilir. Bu adı yaşamı boyunca Atatürk ve Türkçe sevgisiyle birlikte taşımış, o da Mustafa Kemal Paşa için Atatürk soyadını önermişti. Agop Martayan Dilaçar, ölene kadar TDK’nın ‘Genel Yazmanı’ olarak vazife yapar. İlk kurultayda “Türk, Sümer ve Hint dilleri arasındaki rabıtalar” hakkında bir bildiri sunar. Türkçeye ve Türkiye’ye tutkun bir bilgindi. Atatürk’e, Türk Devrimine yürekten bağlıydı; anadili Türkçe olanların kimisi de Türkçeyi onun gibi sevseydi, Dil Devriminin önüne dikilmezlerdi.

İşini o kadar çok sevmişti ki “Yaşamım burada, Türk Dil Kurumu’ndaki masamda bitsin isterim” demişti. Yazık ki bu isteği gerçekleşmedi; 1979 yazında dinlenmek için gittiği İstanbul, Büyükdere de hastalandı. Cerrahpaşa Hastanesine kaldırıldı ve 12 Eylül 1979’da 84 yaşındayken öldü. Toprağı bol olsun. İşte size dededen toruna gurur duyulacak 250 yıllık bir geçmiş.


09.07.2018







Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
Süleyman Sırrı olayı ve Kocahanoğlu’un düşündürdükleri
Vallahi inanilmaz detaylar bunlar.Ve allahtan dokumanteri var.Goruldugu gibi hic umulmadik bir anda ortaya konularak toplum dogruya yonlendirilebiliyor.

Ancak hala negatif yargilarin olmasi uzucu...Sizin yanitiniz gibi aciklamalarin mumkun olabildigince yapilarak
zihinlerin dogruyu algilamasini saglamak lazim.

Internet uzerinden surekli yazilarinizi okuyoruz.Siz yazmaya basladiktan sonra saniyoruz bu konu daha iyi anlasilmaya basladi.

iyi calismalar.
Sibel Manacioglu Oktay -- 22.03.2012 17:44
Süleyman Sırrı olayı ve Kocahanoğlu’un düşündürdükleri
Yorumunuz Sayın Abdülkadir ÇAPANOĞLU ağbey yazılarınızı ilgi ve heyecan içinde okuyorum.Araştırmalarınızda başarılar dilerim.Sayenizde doğruları öğreniyoruz.Eksik olmayınız.saygılarımla selamlarımı arz ederim. Yılmaz BİRYILDIRIR
Yılmaz Biryıldırır -- 21.03.2012 14:00
Süleyman Sırrı olayı ve Kocahanoğlu’un düşündürdükleri
Sayın Abdülkadir Çapanoğlu Beyefendi sayenizde Yozgat Tarihi ve Çapanoğlu Beyleri ile ilgili bilmediklerimizi öğreniyoruz.İşte bir gün gelir tarih hiç olmazsa manevi olarak geçmişin hesabını sorar.Çapanoğlu Beyleri ne kadar bilgili ve tecrübeli olsalar da oynanan oyunların kurbanı olmuşlar.Bir cümleniz çok güzel, Osmanlıda fitne bitmez diyorsunuz.Hatırlarsanız Keçecizade Fuat Paşa da benzerini söylemiş. Avrupa'ya ilk diplomatik seyahatte bulunan padişah olan Abdülaziz'in, bu seyahati sırasında Fuat Paşa dışişleri bakanı olarak kendisine refakat eder. Paris'te III. Napolyon'a misafir oldukları sırada, Fransız vekilleri ile sohbet ederken şöyle bir mesele ortaya atılır:
"Dünyanın en kuvvetli devleti hangisidir?"
Fuat Paşa hemen:"Osmanlı Devleti." diye cevap verir.
Tabii herkes hayret eder. Karlofça, Pasarofça, Küçükkaynarca, Edirne... gibi anlaşmalarla büyük toprak kaybına uğrayan, Kırım Svaşı ile dış borç batağına saplanan, Viyana Kongresi'nde(1815) Avrupa'dan 'Hasta adam' muamelesi gören bir devletin, hala güçlü olarak bu devletin yöneticisi tarafından ifade edilmiş olması şaşkınlığı büsbütün artırır. İçlerinden birisi, bu cevabın sebebini sorar. Paşa gayet ciddi bir şekilde:"Dünyada Osmanlı Devleti'nden daha kuvvetli bir devlet olabilir mi? Yüz yıllardan beri biz içeriden, siz dışarıdan yıkmaya çalıştığımız halde hala yerinde duruyor." diye cevap verir.Bende şöyle düşünüyorum.Çapanoğullarının hakimiyetinden sonra meclislerde yozgat'ı temsil edenler acaba bu çekişmeler yüzünden mi Yozgat’a bir çivi çakamıyor.Hürmetlerimle
BOZOKLU BOZKURT -- 19.03.2012 16:21
Süleyman Sırrı olayı ve Kocahanoğlu’un düşündürdükleri
Abdülkadir Bey,
Bu konuyu açık seçik ortaya koymakla çok iyi ettiniz. Çerkez Ethem, Çapanoğlu beylerini ele geçiremeyince, onların eşlerini çocuklarıyla birlikte sürgüne göndermişti. Anneanem sürgünde üstlerinde İngiliz lirası aranmasına çok içerlemiş ve incinmişti. O acıyı bal eylemiş bir bilgeydi ama bunu unutmuyordu.
Süleyman Sırrı ile ilgili bir olayı anlatmadan önce
bilmeyenler olursa diye bir açıklama yapıyorum: Yozgat 1. dönem mebusu Süleyman Sırrı İçöz ile mühendis, mebus ve nafıa vekili Süleyman Sırrı Bey birbirine karıştırılmamalıdır.
Süleyman Sırı İçöz, Atatürk'ün 1 Mart 1921'de mecliste yaptığı açış konuşması sırasında şöyle seslenmiştir:"Paşa Hazretleri rica ederim. İsyan Yozgat'ın değildir. Çapanoğulları'nındır." Atatürk, onu hiç yanıtlamadan konuşmasını sürdürmüştür.
Saygılarımla
Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri. Kaynak Yayınları, Cilt 11,Sayfa 68.
Mehlika Filiz Ulusoy -- 19.03.2012 15:31
Süleyman Sırrı olayı ve Kocahanoğlu’un düşündürdükleri
Değerli Kuzenim,
Hemen müdahale ederek duruma açıklık kazandırdığın ve de yazınla biz Çapanpoğlular ve Yozgatlıları bilgilendirdiğin için seni tebrik ederim. Böyle kimseler bizleri halen yıpratmağa devam etmeyeceklerini öğrenmeliler.
Selam ve Sevgiler
Celalettin Çapanoğlu -- 19.03.2012 11:22
Hayatta ben en çok babamı sevdim
Sayın Abdülkadir Bey,elinize sağlık,ne yazık ki yeni neslin pek tanıyamadığı bu değerli insanları hayatın hay huyu içinde bizlerde çocuklarımıza tanıtamıyoruz.Keşke onları sadece doğum ve ölüm yıldönümlerinde değilde günlük hayatımızın vazgeçilmezleri arasına sokup daha sık hatırlayabilsek,rahmetle ve minnetle ansak.Saygılarımla.
Şinasi Barutçu -- 11.03.2012 11:25
Hayatta ben en çok babamı sevdim
Abdülkadir Bey
Hasan Ali Yücel'i hep anlatırlardı. Sizin anlatımınız beni çok yönlü bilgilendirdi. Öyle bir anlatım ki Yücel ile gönül bağı kuruyorsunuz. Kendisinin aydınlığından ben de şöyle yararlanmıştım:
Ankara Kız Lisesindeyken (1960'lar) okumayı seven bir arkadaşımla ufacık harçlıklarımızı biriktirir, hatta teneffüste simit almaktan bile kaçınırdık.Yaz tatili gelince hazinemizi cebimize koyarak büyük bir hevesle kitapçıya koşardık. Ulus'da Atatürk heykeline yakın Maarif Kitabevi vardı. Resimsiz beyaz kapaklı batı klasikleri satılırdı burada. Kitapları gönlümüzce seçerdik. Bir keresinde ben Goethe'nin "Genç Werther'in Acıları" adlı eserini almak istedim. Kitapçı vermedi. Bunu sen okuyamazsın dedi. Ben klasikleri hep okuduğumu söyledimse de yine alamadım. Daha sonraları annemle bunu paylaştığımda "O kitabı okuyan batılı gençler arasında bir dönem intihar vakaları çok artmış" dedi. Anlaşılan kitapçı beni korumak istemiş. Demek ki o kitapları bize kazandıran Yücel gibi kitapçı da bir aydın.
Anafartalar Ortaokulundaki müdürüm İbrahim Bey'de "Kızlarım bir erkek bir meslek sahibi olursa bir şeref kazanır. Bir kadın bir meslek sahibi olursa bin şeref kazanır" diye bizleri okumaya teşvik ederdi. Bu aydınların hepsinin ruhu şad olsun.
Saygılarımla
Mehlika Filiz Ulusoy -- 10.03.2012 13:33
Hayatta ben en çok babamı sevdim
insanın aklına ''hala böyle kişiler varmı? dır'' sorusu geliyor,sonrada böyle kişiler olsa mutlaka cezaevinde olurlardı simdi!!Bilgili ,sagduyulu, önsezili. Türk milletinin ve devletinin böyle insanlara ihtiyacı var muhasır medeniyet seviyesine ulaşması için,yazınız içinde ayrıca tesekkürler diğerleri gibi tadına doyulmuyor
Dişhekimi Kadir ahmet Danıska -- 10.03.2012 01:43
Eski Yozgat’tan insan manzaraları
Abdulkadir abi ağzına eline sağlık...
AdiL OLGUN -- 28.02.2012 11:26
Eski Yozgat’tan insan manzaraları
Sayın Kadir bey yazınızı okudum çok beğendim.Tekrar çok teşekkürler.
Aytaç Erikel -- 28.02.2012 09:02
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00