BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 15.11.2019 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
215
Dün
:
4716
Toplam
:
17386056
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
80. YILINDA BÜYÜK NUTUK (Söylev)
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Değerli okurlar, Gazi Mustafa Kemal Paşa, “Büyük Nutku ”nu 92 yıl önce, 15 Ekim 1927 Cuma günü toplanan Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2. Büyük Kongresi’nde, okumaya başlamış ve 20 Ekim 1927 günü tamamlamıştı. T.C. Maltepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Sayın Orhan Çekiç’in “80. Yılında Büyük Nutuk” başlıklı bu uzun ama çok özel yazısını büyük bir heyecan ve duygu seli içinde okumuştum. Çünkü Türk Tarih Kurumunun 1999 yılında dördüncü bakısını yaptığı sayfasının bir yüzünde aslını, öbür yüzünde de günümüz Türkçesiyle bastırdığı, birinci ve ikinci cildinde Nutuk üçüncü cildinde vesikalar/ belgeler şeklinde düzenlenmiş özel baskısına sahip olmuş ve sindire sindire okumuştum. Bu nedenle Sayın Orhan Çekiç’in yazısı beni oldukça etkiledi. Bu güzel yazıyı sizinle paylaşmak istedim.

80. YILINDA BÜYÜK NUTUK (Söylev)


“SAYIN BAYLAR, SİZİ GÜNLERCE İŞLERİNİZDEN ALIKOYAN UZUN VE AYRINTILI SÖZLERİM, EN SONU TARİHE MAL OLMUŞ BİR ÇAĞIN ÖYKÜSÜDÜR.”


Bunda, ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmiş isem kendimi mutlu sayacağım…”
Gazi Mustafa Kemal 80 yıl önce, 15 Ekim 1927 Cuma günü toplanan Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2. Büyük Kongresi’nde, Büyük Nutku ’nu okumaya başlamıştı.


GAZİ CHP’Yİ 9 EYLÜL 1923 TARİHİNDE KURMUŞTU.


Kuruluştan sonraki ilk büyük kongre yapılıyordu ama Sivas Kongresinde alınan bir kararla “Anadolu” ile “Rumeli” Müdafaa-i Hukuk Dernekleri birleştirilmiş, böylece verilecek mücadelede bir bütünlük sağlanmıştı.


İşte ortaya çıkan bu “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği”, ileri yıllarda siyasal bir hareket olarak


CHP’nin 1. Büyük Kongresi kabul edilmişti. O nedenle şimdikine “2. Büyük Kongre” denmişti.


20 Ekim Çarşamba gününe kadar, tam 36 saat 33 dakika süren Gazi’nin bu sunumu, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada beklendiği gibi çok büyük yankılar uyandırmıştı.


Cumhuriyet henüz 4 yaşındaydı ama öylesine olağanüstü dönemlerden geçilmişti, öyle dar boğazlar aşılmıştı ki,


bunu birinci ağızdan yazıp söylemekte gelecek kuşaklar açısından büyük yarar görmüştü.


O nedenle de, uzun zamandan beri hazırlamakta olduğu bu nutku okumak için, Gazi, parti genel kurulunun daha uygun bir ortam olacağına karar vermişti.

Böylece orada sadece milletvekillerine ve hükümet üyesi bakanlara hitaben değil, aynı zamanda tüm illerden gelecek CHP delegelerine, parti ileri gelenlerine, bürokraside yer alan üst düzey yöneticilere, komutanlara, kordiplomasiye mensup tüm büyükelçilere hitaben bu uzun konuşmasını yapabilecekti.


Öyle de oldu.
TBMM Genel Kurul Salonu sonuna kadar doluydu ve insanlar adeta nefeslerini tutarak 6 gün boyunca Gaziyi dinlemişlerdi.


Kürsüde son derecede şık ve yakışıklı, yaptıklarından müthiş gururlandığı her halinden belli, kimi zaman sesini yükselterek kimi zaman alçaltarak, dost düşman tüm dünyaya sesleniyordu:


“…1919 yılı Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım.
“GENEL DURUM VE GÖRÜNÜŞ:”
Ülkenin o günlerde içinde bulunduğu durumu tüm çıplaklığıyla anlatıyor, Millî Mücadele günlerinin
zor koşullarına değinirken sesi titremeye başlıyor, hele sonlara doğru, bütün bu mücadelenin muzaffer sonucu olan cumhuriyeti Türk Gençliği ’ne armağan ettiği bölüme geldiğinde, “ Ey Türk Gençliği… “ derken artık daha fazla dayanamıyordu.


Ertesi gün İngiliz gazeteleri “Gazi gözyaşlarını tutamadı…”diye manşet attılar.
Doğruydu.


NUTUK NEDEN ve KİME HİTABEN YAZILDI?
Gazi, Nutuk’ta Millî Mücadele’yi anlattığı bölümden hemen sonra bu soruyu soruyor ve gene kendisi yanıtlıyordu:
“…Maksadım, inkılabımızın incelenmesinde tarihe kolaylık sağlamaktır.


Bütün bu olguların ve olayların cereyanında TBMM ve hükümeti başkanı, Başkomutan ve Cumhurbaşkanı olmaktan çok, teşkilâtımızın Genel Başkanı olarak bu görevi yapmaya kendimi mecbur sayarım.”


Parti teşkilatı mensuplarının ve ülkenin dört bir yanından gelmiş delegelerin önünde konuşmasındaki maksat, anlattıklarını onların da ülkenin dört bir yanına anlatmaları, böylece olan biteni tüm yurttaşların kaynağından, yani birinci elden, Gazi’den öğrenmeleriydi.


1918-1927 arası son dokuz yılda olup bitenlerin hesabını soruyor, hesabını veriyordu.
Konuşma tümüyle belgelere dayanıyordu.
Metinden birkaç cümle okuyor, yan masadaki kâtibe bir belge uzatıyordu.
Bu nedenle, Osmanlıca olan ilk baskı iki cilttir.
Birinci cilt Nutkun metnini, ikinci cilt ise belgeleri içerir.
Daha sonraki baskılarda da benzer yöntem uygulanacaktır.


Metin kısmında 192.240 sözcük vardır.
Her sayfasında ortalama 360 sözcük bulunan bir baskıda Nutuk 534 sayfa, belgeleri ise 344 sayfa tutmaktadır.


Böylece Nutuk iki cilt bir arada 878 sayfalık dev bir eserdir.
Nutuk’ta bulunan toplam belge sayısı ise 308’dir.


Büyük Nutuk, Gazi’nin eseri olan Türkiye Cumhuriyeti’nin eseridir.


Her sayfasında, cumhuriyete giden o “uzun ince yol” Gazi’nin ağzından tüm ayrıntısıyla ve bütün dünyaya hitaben anlatılmaktadır.
İşgalciler, Saray, İstanbul Hükümeti, Kuvvacılar, işbirlikçiler, komutanlar, yakın arkadaşları, sonradan yolları ayrılan arkadaşları, dost – düşman herkes bu anlatılanlardan kendilerine bir pay çıkarabilmektedir.


O nedenle, özellikle İngiliz Büyükelçisi ve sefaret mensupları büyük bir merak ve dikkatle dinliyorlardı.
Sultan Vahdettin’in İngilizlerle olan gizli temaslarını, Sadrazam Damat Ferit’in aşağılık ilişkilerini ve
onursuz politikalarını, İngiliz Severler Derneğini, Anadolu’daki kutsal isyanı bastırmak için
Vahdettin’in İngilizlerden aldığı para ve silahla donatıp, Ankara’yı ezmek üzere sevk ettiği Hilafet Ordusu’nu, şimşek bakışlarını kordiplomasinin oturduğu locaya dikmiş, gürül gürül anlatıyordu.


Anlattıkça da yan masaya bir belge veriyordu.
Oturum sona erdiğinde tüm diplomatların en büyük merakı, “acaba yarın ne anlatacak?” sorusuydu.
Özellikle İtalyan diktatörü Mussolini Nutkun İtalyanca ’ya çevrilip çevrilmeyeceğini merak ediyor,
Büyükelçisinden sık sık bilgi istiyordu.
Gazi Nutuk’ta kurtuluşu gerçeğine uygun sırada, kronolojik bir akışla anlatıyordu.


Buna göre, önce Birinci Dünya Savaşı’na son veren Mondros Ateşkes Anlaşması’nın hangi koşullarda ve nasıl imzalandığını, buna nasıl karşı çıktığını, Saray’ın ve İstanbul hükümetlerinin içine düştükleri aciz durumları, ardından gelen işgalleri, işgalcileri, işbirlikçileri, azınlıkların hain faaliyetlerini sayıp döküyordu.
Daha sonra direniş için ilk hazırlıklar ve örgütlenmeleri, buna tepki olarak da Yunan ordusunun Ege’ye çıkarılmasını; işgali göğüslemek adına Kuvva-yı Milliye’nin kuruluşunu, ardından ordunun teşkilatlanmasını; kongreler ve Heyet-i Temsiliye dönemini; bu direnişi kırmak için Vahdettin’in yayınlattığı fetvaları ve buna bağlı olarak Anadolu’nun on dört yerinde çıkarılan iç isyanları; kardeşin kardeşi boğazlayışını, kimi zaman öfkeli, kimi zaman sakin, anlattı, anlattı, anlattı.


Daha sonra İnönü Savaşlarını, Sakarya’yı anlattı. Büyük Taarruza gelince, kürsüdeki duruşu bile değişmişti.
Lozan’ı anlatırken ise artık kürsüye sığmıyordu.
Ardından barış dönemi… Ardından cumhuriyet… Ardından devrimler… Mutluydu.
NUTUK’TA ENÇOK ZORLANDIĞI BÖLÜM
Nutuk’u yazarken de, okurken de en çok zorlandığı bölüm, en yakın silah arkadaşlarıyla yollarının ayrıldığını hissettiği bölümdü.
Lozan günleriydi.
İsmet Paşa ve Türk Heyeti 17 Kasım 1922 günü Lozan’a hareket etmişti.
İlahi adalet…
Aynı gün Sultan Vahdettin İngilizlere sığınmış, Malaya zırhlısıyla Malta’ya doğru yola çıkmıştı. Sultan kaçıyordu.
Aradan birkaç gün geçmişti.
Lozan’da müzakereler sürüyor, kıyamet kopuyordu.
Bir gün, Vekiller Heyeti Reisi (Başbakan) Rauf Bey, Gazi’nin TBMM’deki başkanlık odasına gelerek O’nu, Refet (Bele) Paşa’nın Etlik ’teki bağ evine akşam yemeğine davet etti.


Rauf Bey, o günlerde Moskova Büyükelçimiz olan ve şimdi Ankara’da bulunan müşterek arkadaşları
Ali Fuat Cebesoy Paşa’nın da (Salacaklı Fuat) bu yemekte bulunması için Gazi’nin onayını aldı.


Gazi, Rauf Bey, Refet Paşa, Fuat Paşa, akşam sofrada bir araya geldiler.

Hatır sormalar henüz bitmiş, yemek bile daha başlamamıştı ki, Rauf Bey Gazi’ye döndü; “Kemal” dedi,“ davetimizi kabul edip geldiğin için teşekkür ederiz. Yemeğin yanı sıra seninle baş başa konuşmak istediğimiz bir konu var, bugün seninle o konuyu da konuşmak istiyoruz. Hisleri O’nu yanıltmazdı. Bozuntuya vermedi. “Buyurun, konuşalım !” dedi.


Rauf Bey eteğindeki taşları dökmeye başladı: “Kemal! Bu Meclis senden korkuyor yüzden sana gelemiyor, tüm şikâyetler başbakan olarak bana geliyor…”
Gazi şaşırdı, belli etmemeye çalıştı,“ Neyimden korkuyorlarmış? Deyiverdi.
Rauf Bey konuya doğrudan girdi:


“ Senin cumhuriyet kuracağından korkuyorlar. Dedikodular giderek yayılıyor. Bazen o kadar abartıyorlar ki, eline bir fırsat geçerse, senin padişahı bile bu ülkeden kovacağını söylüyorlar!…”


Gazi donup kalmıştı.



Soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu. Rauf Bey ise içini dökmeye başladı:
“Kemal! Bu vatan tehlikeye düştü, işgale uğradı. En çok sen çaba gösterdin, kurtardın, biz de sana yardım ettik.


Şimdi vatan kurtuldu. Bize göre ‘emaneti sahibine’ iade etmenin zamanı geldi.”
Gazi yemek davetinin bir bahane olduğunu anlamıştı.
“Peki, Rauf, Sultan Vahdettin için sen ne düşünüyorsun?” diye sordu. Rauf Bey’i dinleyelim:
“Kemal, benim babam padişahın baş mabeyinliğini yaptı. Boğazında padişahın ekmeği var.
Şimdi o ekmek benim gırtlağımda. Ben yediğim ekmeğe ihanet etmem kardeşim. Benim rejim sorunum yok.


Üstelik madem sordun, söyleyeyim. Padişah bir İslam halifesi, ben de Müslümanım. Dinî terbiyem nedeniyle de padişaha bağlıyım makamlar uhrevi makamlar. Senin, benim gibi kişilerin ulaşabileceği makamlar değil.
Kaldı ki, bu milletin yüzlerce yıldan bu yana alıştığı yönetim de mutlakıyet yönetimidir, cumhuriyet değil”.



Gazi’nin yüz hatları gerilmişti.
Ev sahibi Refet Paşa’ya döndü; “Sen ne düşünüyorsun Refet?” diye sordu. Aynen Rauf Bey gibi düşünüyorum, Paşam!...” deyip kestirip attı Refet Paşa. Gazi, masadaki Fuat Paşa’ya, “ Senin görüşün Fuat?” diye sordu.


Fuat Paşa Gazi’nin Harbiye’den sınıf, hatta sıra arkadaşıydı. Hukukları daha derindi.
St. Joseph mezunuydu, yani askeri okuldan değil sivil liseden Harbiye’ye biraz da geç katılmıştı. Okul Komutanı Mustafa Kemal’i odasına çağırtmış ve iki genci birbirine tanıştırmıştı:
“Selanikli Mustafa Kemal, Salacaklı Fuat…” Ve Fuat’ı sınıfının çavuşu Mustafa Kemal’e emanet etmişti.


Fuat’ın Fransızcası çok iyiydi, Mustafa Kemal’e bu derste çok yardımı oldu. Giderek aralarında uzun yıllar sürecek bir dostluğun köprüleri atıldı ve Mustafa Kemal Harbiye yılları boyunca her hafta sonu Fuat’ın Salacak’taki köşküne “evci” çıktı. O nedenle aralarındaki hukuk daha derindi.


Fuat; “Paşam”, dedi, “biliyorsunuz uzun süredir Moskova’dayım, duruma muttali değilim, izin verin birkaç gün düşüneyim, yanıtımı sonra veririm!..”Yani o bile, “Kemal, ben senin arkandayım!...” diyemedi.


Masada olmayan dördüncü kişi, Kazım Karabekir Paşa ise Erzurum’daydı ve telefonun öbür ucunda, bu toplantıdan çıkacak kararı bekliyordu.


Beşinci kişiyse, kendisiydi.
Anadolu’ya çıkan ilk 5 komutan işte masadaydılar ve henüz devlet kurulamamıştı ama kozlar paylaşılıyordu.


“Benden ne yapmamı istiyorsunuz?” diye sordu Gazi. “Yarın kürsüye çık, bunları yapmayacağına söz ver!” diye yanıtladı Rauf Bey. Bana bir kâğıt verin…”Bağ evinde gece yarısı kâğıt bulamadılar,
içtiği sigaranın kapağını yırttı ve arkasına hırsla yazdı:“ Günü geldiğinde Padişahla ilgili kararı
en yüce icraî organ olan TBMM verecektir.” Yüksek sesle okudu ve sordu:
“ Bu sizi ve Meclisi tatmin eder mi? Bunu yarın çıkıp okursam, sizce Meclis tatmin olur mu? ”Hah, işte bu olur. Bunu çık yarın kürsüden oku!...”, dedi Rauf Bey.
O Meclisten padişah aleyhinde bir karar çıkmazdı. Bunu biliyorlardı. Masadaki komutanlar rahatladılar.


Sofra, buz gibi olmuştu. Ayrılırlarken, Etlik sırtlarından yeni bir gün ışıyordu günden itibaren Gazi yollarını da bu arkadaşlarından ayırmak zorunda olduğunu görmüştü. Ertesi gün kürsüye çıktı ve yazdıklarını aynen okudu.


Meclisle ve komutanlarla bir tartışmaya girmeden bu krizi atlatmalıydı. Öyle de yaptı.
1921 Anayasasına göre Meclis her iki yılda bir seçim yapmak zorundaydı. Meclis 23 Nisan 1920’de açıldığına göre, seçimleri yenilemenin zamanı gelmişti. Doğal olarak da seçimlere gidildi. Gazi, bu Meclis’ten kurtuluyor gibiydi. Komutanlar yeniden endişeye düştüler: “Ya, Kemalist bir Meclis gelirse! Bunun üzerine yeni bir plan kurdular. Mustafa Kemal’i Meclis’e sokmamanın yolunu arayacaklardı. Seçim Yasasını değiştirmeye karar verdiler.
Erzurum Milletvekili Necati Bey, Samsun Milletvekili Emin Bey, Mersin Milletvekili Albay emeklisi Çolak Selahattin Bey, bir önerge hazırladılar: Buna göre:


“1. …bundan böyle milletvekili adayının doğum yeri, Misak-ı Millî sınırları içinde olsun!..”Selanik dışında kalmıştı.

2. …Milletvekili adayı adaylığını koyduğu yerde en az beş senedir oturuyor olsun!” Mustafa Kemal o cephe, bu cephe hayatı boyu koşturmaktan ötürü değil beş yıl, hiçbir yerde sürekli beş ay oturamamıştı ki.


Hedef belliydi. Bu yasa özel olarak kendisi için hazırlanmaktaydı. Hem de en yakın silah arkadaşları tarafından.



Bu önerge verilince, kürsüye zorla çıktı ve avaz avaz: “Doğum yerim Selanik Misak-ı Millî sınırları dışında kalırken, devlet Selaniği tek kurşun atmadan Yunan’a verirken, bu millet bilsin ki ben diğer bir yurt köşesi Derne’de savaşıyordum…


Hiçbir yerde beş yıl oturamadım, doğru. Otursaydım, o zaman Bingazi’de, Derne’de, Sina’da,
Filistin’de olamazdım. Çanakkale’de, Kafkaslarda, Sakarya’da olamazdım. Ama ben oralarda olamasaydım, bu efendilerin de doğum yerleri, Allah korusun, Misak-ı Millî sınırları dışında kalırdı…”
Şimdi millete soruyor ve yanıtını milletten bekliyorum. Bu önergenin sahibi efendileri buraya gönderen millet onlar gibi mi düşünü
yor?...
Hayır, millet onlar gibi düşünmüyordu. Çuvallar dolusu telgraflarla olayı protesto ettiler, önerge geri çekildi… ve Mustafa Kemal Ankara’nın Bâlâ ilçesinden milletvekili seçilerek Meclis’e girdi…
Cumhuriyeti de kurdu.
Gazi bu olayı hiç unutmadı. Nutuk’ta da tüm ayrıntısıyla yazdı.
NASIL, NEREDE YAZDI?
Nutuk’un yazım süreciyse çok yorucu olmuştur. Epey süredir notlar tutmaktadır. Konuşmasını yaklaşan Parti kongresinde yapmaya karar verince, kalan üç aylık sürede Nutkun tamamını yetiştirebilmek için olağanüstü bir tempoda çalışmak zorunda kalmıştır. Kalp spazmı O’nu bu tempoda yakalar. Sigara ve içkiye ara verilir, üç gün sırt üstü yatarak zar zor atlatır.


Nutuk’u Çankaya Köşkü’nde yazmaktaydı. Ankara Belediyesi’nin bir Ermeni yurttaştan satın alıp
Gaziye hediye ettiği köşk, üç oda bir salondan ibaret eski bir bağ eviydi. Yağmur yağdıkça tavanı akardı.
Akan yerlere leğenler konmuştu. Akmayan bir köşeye konan bir koltuğa oturmuş, yanı başında su dolu bir leğen, elindeki pamuğu suya batırıp gözüne örtüyor, böylece rahatlamaya çalışarak Nutuk’u dikte etmeye devam ediyordu. Yorgunluktan gözlerini açamaz hale gelmişti. Nutuk’u dikte ettiği yaverler her sekiz saatte bir değişiyor, O ise yerinden kımıldamıyordu. Aralıksız 32 saat çalıştığı olmuştu.


Falih Rıfkı Atay’ın anlatımıyla;“…Çalışma odasında yarı ayaküstü, yarı oturarak ve yüzlercesi arasından vesikalar ayırarak Nutkunu dikte ederdi. Yorulan değişirdi. Bir defasında pek genç bir arkadaşı baygınlık geçirmişti. Akşama doğru bir banyo aldıktan sonra, hiç dinlenmeden sofraya iner, o gün yazdıklarını bize okur veya okutur, hadiseler üzerinde terütaze bir muhakemeyle tartışmalar yapardı.”(Falih Rıfkı Atay, Çankaya–Atatürk Devri Hatıraları, Dünya Yayınları 5 Cilt II, s.460).
Büyük Nutuk üç açıdan benzersizdir: “Söyleniş süresi”, “kapsamı “ve “yaptığı etki” açılarından eşsizdir.


Sunum TBMM toplantı salonunda yapılmıştır. Gazi, sabahleyin üç saat ve öğleden sonra üç saat olmak üzere her gün iki toplantıda konuşmuştur.
NUTKUN YANKILARI ve İTİRAZLAR
Nutuk, okunduğu 1927 yılında tüm Türkiye’de büyük yankılar yapmış, tüm gazeteler manşetlerinde


Nutuk’a yer vermişler, yazarlar günlerce Nutuk’tan söz etmişlerdir. Bu yankı dış dünyaya da yansımıştır.


Avrupa bir yana, Japonya’da bile yayınlanan pek çok yoruma rastlanmıştır. En ünlü gazetelerin başyazarları günlerce sütunlarında Nutuk’a yer vermişlerdir.
Bu arada, İzmir Suikastı öncesinde yurt dışına çıkmış bulunan muhalefet kanadın ileri gelenlerinden Nutuk’a tepki ve eleştiriler de gelmiştir.


O günlerde Londra’da oturmakta olan Kurtuluş Savaşı’nın onbaşısı Halide Edip Adıvar, Nutkun okunmasının hemen ertesi günü, Londra’da yayınlanmakta olan The Times gazetesine gönderdiği bir makaleyle Gazi’ye eleştiriler yöneltmiş, Londra Büyükelçimiz Ferit Bey bu yazıyı ve çevirisini aynı gün Ankara’ya, Dışişleri Bakanlığımıza göndermiştir. Bunun üzerine CHP Genel Sekreteri Safvet Bey, 1 Kasım 1927 tarihinde The Times gazetesinde bir tekzip yayınlayacaktır.


Lozan’ı imzalayan Ankara Hükümeti’nin başbakanı ve muhalefetin önemli liderlerinden olup, İzmir suikastı eyleminden önce yurt dışına çıkmış bulunan Rauf Bey (Hüseyin Rauf Orbay) o günlerde Paris’te yaşamaktadır ve o da 2 Kasım günü The Times’a gönderdiği bir mektupla benzer eleştirilerde bulunmuştur.
Muhalefet kanadın diğer bir ileri geleni, eski İttihatçı ve Halide Edip’in eşi Dr. Adnan Adıvar da o günlerde Paris’te yaşamaktadır ve The Daily Telegraph (Londra) gazetesinde 29 Eylül 1928 tarihinde “ Türk Diktatörlüğü” başlığıyla bir eleştiriyi de o yayınlayacaktır.
(Bu yazıların tam metinleri için ; Bilal Şimşir,Atatürk’ün Büyük Söylevi Üzerine Belgeler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, XVI. Dizi, Sayı.61)



Yapılan eleştiriler daha ziyade Gazi’nin kendini çok ön plana çıkarttığı, arkadaşlarını geri plana ittiği merkezindedir. Oysa Nutuk’ta anlatılanlar daha dün kadar yakın bir geçmişte cereyan etmiş,
sunulan tüm belgeler de devrimin tartışmasız liderinin Gazi olduğunu kanıtlamıştır. Kaldı ki bu iddiaların tümü CHP tarafından belgelerle yanıtlanmıştır.


HANGİ DİLLERDE VE NEREDE BASILDI?
Gazi Nutuk üzerindeki telif hakkını Türk Hava Kurumu’na bağışlamıştı. Kitabın yurt içinde ve yurt dışında basımı ve satışı işleriyle bu kurum yetkilendirildi ve henüz kurulmuş olan bu kurumun gelişmesinde Nutkun satışından elde edilen gelir çok önemli rol oynadı. Nutuk Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca ve Rusça basılmıştı. Arapça olarak da yayınlanması için Kahire Büyükelçimiz Muhiddin Paşa ısrarla talepte bulunacaktır ama yabancı dillerdeki baskılar bir Alman yayınevine (Köhler) verildiği için, onlarla temas kurulması istendiyse de sonuç olarak Arapça baskısı yapılmamıştır.


Türkçe Nutuk’un birinci baskısı 1928 yılının ilk yarısında yüz bin adet olarak satışa sunuldu. Bu rakam çok yüksekti. O günlerde Türkiye’nin nüfusu 14 milyondu ve okur- yazar nüfus ancak bir milyon kadardı.


Her 10 okurdan birinin Nutku aldığı anlaşılıyordu ki bu büyük olaydı. Her kitap numaralıydı. İlk iki bin kitap lüks baskılardı. Bunların fiyatları 10 ile 500 lira arasında değişiyordu. Lüks olmayan kitaplar ise 5 liradan satılıyordu. Belgeler cildi daha sonra basıldı ve 2,5 lira ile 50 lira arasında satışa sunuldu. Böylece bir takım (iki cilt) Nutuk 7.5 liraydı ve bu yüksek bir fiyattı. Zira o dönemde gazete 5 kuruştu.
Gelirini en üst düzeyde tutmanın peşinde olan Türk Hava Kurumu, reklam ve tanıtıma önem vermiyor, hiçbir masrafa girişmiyordu. Aksine kitabı edinmek isteyen önce parasını ödüyor, kitap sonra adresine gönderiliyordu. Hiçbir indirim de uygulanmıyordu. Baskı için ilk temas Mayıs 1927’lerde olmuştur.


Yazımı bitmek üzeredir. Ankara’dan Paris Büyükelçiliği’ne 11 Mayıs’ta çekilen bir telgrafta Gazi’nin
CHP Büyük Kongresi’nde uzun bir konuşma yapacağı, bu metnin kitap olarak basılmasının düşünüldüğü, ilgilenecek yayın kuruluşlarının Ankara ile temasa geçmelerinin sağlanması istenir, anlaşma için Büyükelçiliğe yetki verilmez. Bunun üzerine bazı yayın kuruluşları yanıtlarını Büyükelçiliğimiz aracılığıyla Ankara’ya gönderirler.


Bunlardan Payot Yayınevi bu işe talip olduğunu, esasen daha önce de benzer işler yaptığını, metnin Paris’e gönderilip gönderilemeyeceğini sorar, yanıt olumsuzdur. Metin henüz Kongrede bile okunmamışken yurt dışına gönderilmesi belli ki mahzurlu bulunmuştur. Firma yetkililerinin Ankara’ya gelip metni burada okumaları istenir. Sonuç olarak zaman kaybedilir ve bu nedenle de Nutkun Fransızca baskısı gecikir.


Nihayet bu temaslar sonunda Nutkun Rusça hariç diğer yabancı dillerde yayımlanması işi, Almanya’nın Leipzig kentindeki K.F. Köhler yayınevine verilir ve bu baskılar ancak 1930 yılında, yani üç yıl gecikmeyle yapılır. Kitabın Rusçasını Ruslar basıp satmışlardır.( Bilal Şimşir, a.g.e. s.XIII ve diğer .)


Nutkun İngilizce ve Fransızcasının ilk baskısı 2750 adet basılmıştır. Bunların da fiyatları oldukça yüksektir.
İngilizcesi 1 İngiliz lirasına, Fransızcası ise 125 Fransız frangına satılmıştır. Belgeler cildinin de fiyatı aynıdır.
Böylece Fransızca bir takım Nutkun fiyatı 250 Fransız frangı tutmaktadır ki, bu rakam yüksektir.

SONUÇ
Büyük Nutuk Millî Mücadele tarihimizin belgeselidir. Günümüze ise ışık tutan bir rehber niteliğindedir.


Bugünleri adeta o günlerden görmüş, Nutuk’ta bakın ulusuna ne tavsiye etmektedir:

“…Sayın milletime şunları tavsiye ederim ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki asıl cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın.” (NUTUK, Kültür Bakanlığı’nın Cumhuriyet’in XV. Yıldönümü Armağanı, 1938, s. 515 ).
20 Ekim 1927 Çarşamba günü Gazi son derecede yorgundur. Nutkun sonuna gelmiştir ama altı gündür ayakta konuşmaktadır. Mikrofona rağmen sesi güçlükle duyulmaktadır.


Son cümleleri:


“…Baylar, bu demecimle, ulusal bağımsızlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım. Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal felaketlerden uyanışın ve kutsal vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.Bu neticeyi, Türk gençliğine emanet ediyorum.”

Ve Nutuk Gazi’nin gençliğe seslenişiyle sona eriyordu:“
Ey Türk Gençliği!
Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti’ni sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır…
Bir gün bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan; ödeve atılmak için, içinde bulunacağın
durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceksin! Bu olanak ve koşullar çok elverişsiz olabilir…


Daha acıklı ve daha korkunç olmak üzere, yurdunda, iş başında bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık içinde olabilirler; üstelik hainlik da yapabilirler. Daha kötüsü, iş başında bulunan kişiler, kendi çıkarlarını, yurduna girmiş olan düşmanların siyasal erekleriyle birleştirebilirler…


Ey Türk geleceğinin gençliği!


İşte bu ortam ve koşullar içinde bile ödevin, Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Bunun için gereken güç, damarlarındaki soycul kanda mevcuttur.

İşte tam da burada sesi titremeye başlamış, göz pınarlarından yaşlar süzülüvermişti.
Ertesi gün İngiliz basını “Mustafa Kemal ağladı” diye manşet atmıştı.
Haklıydılar.
Acaba bu günleri 80 yıl öncesinden gördü de ona mı ağlıyordu? Ne dersiniz?
Gençliğe Hitabı’ndaki altı çizili yerler size de bir yerlerden tanıdık gelmiyor mu?
Kaynak:
http://ahmetdursun374.blogcu.com/4739510/


Atatürk'ü millet vekili seçtirmemek için yapılan oyunlar.
http://tr.netlog.com/go/explore/videos/videoid=1230266
----------
Hiç bir devlette kendi kuruluş felsefesine karşı olan partiye izin verilir mi?
http://tr.netlog.com/go/explore/videos/videoid=1230458
**********************

KAR İZLERİ ÖRTMESİN


Orhan Çekiç


Selanik İlkokul öğretmenlerinden Kırmızı Hafız Ahmet Efendi’nin oğlu Ali Rıza Efendi ile, Sofuzade Feyzullah Ağa’nın kızı Zübeyde’nin evliliğinden üç kız, üç erkek çocuk dünyaya gelir. (1). 1871 yılındaki bu evlilik (2) ilk meyvesini hemen bir yıl sonra vermiş, çocukluktan genç kızlığa henüz adımını atmış olan Zübeyde, daha on beş yaşında iken işte anne oluvermiştir.


Bebeğin adını Fatma koyarlar.


Ali Rıza Efendi’nin kız tarafını bu evliliğe ikna edebilmesi hiç de kolay olmamıştır. Zübeyde’nin babası Feyzullah Ağa’nın birinci eşinden oğlu Hüseyin Ağa, bu evliliğin gerçekleşmesi için Zübeyde’nin annesi Ayşe Hanım’ı ikna etmede epeyi zorlanır. Ayşe Hanım Feyzullah Ağa’nın üçüncü eşidir.


Hüseyin Ağa, Selanik eşrafından Hacı Süleyman Ağa’nın Langaza’daki çiftliğinde Subaşı (kâhya) olarak çalışmaktadır. Ali Rıza Efendi’nin vakitsiz ölümü üzerine Zübeyde Hanım’ın üç çocuğu ile birlikte bir süre kalacağı, küçük Mustafa ile Makbule’nin kargaları kovalayacakları çiftlik işte bu Rapla Çiftliği’dir, Hüseyin Ağa da bu çiftliğin yöneticisi.


Sonunda Hüseyin Ağa’nın da telkinleri ile Ayşe Hanım yumuşar ve evlilik gerçekleşir. Zaten o günlerin âdetleri gereği, evlilik gibi konularda kararı erkekler verir. O nedenle bu konuda Zübeyde’nin de görüşünün alınmış olması beklenemez.


Yeni evliler Selanik’te Ali Rıza Efendi’nin Yeni Kapı mahallesindaki babaevine yerleşirler ve ilk çocukları Fatma işte bu evde dünyaya gelir. (1872). Bu esnada Ali Rıza Efendi Osmanlı Rumelisi’nin o zamanki Yunanistan sınırında, Olimpos Dağı eteklerinde, Çayağzı veya Papazköprüsü denilen dağlık, ıssız bir yerde, gümrük memuru olarak çalışmaktadır.


Fatma’dan sonra birer yıl arayla iki erkek çocukları daha olur. Ahmet 1874’de, Ömer 1875’de doğar. Ömer’in doğumuna henüz sevinemeden, Fatma’nın veremden ölümüyle sarsılırlar.(1875).


Ali Rıza Efendi’nin görev yaptığı gümrük kapısı son derecede tehlikeli bir sınır geçididir, dağlar rum eşkiyası ile doludur. Eşkıya bu gümrük kapısından geçen her şeyi haraca bağlamıştır. Rahat, huzur yoktur. Ali Rıza Efendi Gümrük İdaresi’nden istifa edip ailesini Selanik’e taşır ve kereste işine başlar ama başı eşkıya ile gene derttedir. Bir defasında eşkıya tarafından kaçırılır, hayatından ümit kesilir, önemli bir haraç ödeyerek ancak kurtulur. O korku dolu günlerin acısı da çocuk Mustafa’nın belleğinden hiç mi hiç silinmeyecek, oluşmakta olan karakterinde önemli rol oynayacaktır.


Kereste ticareti sayesinde gelir düzeyi nisbeten yükselen Ali Rıza Efendi, eşi Zübeyde, çocukları Ahmet ve Ömer’le birlikte, Selanik’in İslahane semtinin Ahmet Subaşı mahallesindeki üç katlı bir eve taşınırlar. Mustafa işte bu evde dünyaya gelir.( İlerde, 1908 yılında Mustafa Kemal Bey bu evi satın alacak, Balkan savaşından sonra Selanik kaybedilince Zübeyde Hanım ve Makbule İstanbul’a geldikleri için ev terkedilecek, Lozan Anlaşması gereğince de mülkiyeti Yunan hükümetine geçecektir. 1937 yılında Selanik Belediyesi bu evi Atatürk’e armağan edecektir. Ev bugün müze haline getirilmiştir.)


Ali Rıza Efendi çocukken beşiğini salladığı küçük kardeşini kazayla beşikten düşürüp ölümüne yol açmıştı. Bunu hiç unutmadı. 1881 yılında bir oğlu daha doğunca, onun ismini verdi: Mustafa.


Aile, Fatma’nın acısını Mustafa ile unutmaya çalışırken çok daha büyük bir acıyla sarsıldı. Ahmet ve Ömer 1883 yılında tüm ülkede hüküm süren çiçek salgınına kurban gittiler. İki kardeşin aynı anda ölümü, Ali Rıza Efendi’yi inanılmaz ölçüde sarstı. Şimdi ailenin tüm ilgisi, küçük Mustafa’nın üzerinde yoğunlaşmıştı ki 1885 yılında Makbule doğdu. Bu mutluluk da çok sürmedi. Ali Rıza Efendi 1888 yılında ölürken, Zübeyde Hanım Naciye’ye hamile idi. Naciye 1889 yılında doğdu. (1901’de de ölecektir.)


Eşinden kalan ayda iki mecidiye gelirle ve üç kücük çocukla yaşam mücadelesi vermeye başlamıştı Zübeyde Hanım. Bu neredeyse imkânsızdı. Ağabeyi Hüseyin Ağa Zübeyde ve çocukları, Langaza’daki Rapla Çiftliği’ne götürdü. İşte küçük Mustafa ile Makbule’nin kargaları kovaladığı çiftlik bu çiftlikti.


Rapla Çiftliği’nin korucusu küçük Mustafa, duvar gazetesi çıkarttığı için zindanlara atıldığında Mustafa Kemal Efendi; Trablus’ta, Derne ve Bingazi’de, Çanakkale’de Mustafa Kemal Bey; Filistin Cephesi’nde Mustafa Kemal Paşa; Sakarya’da Gazi Mustafa Kemal Paşa; Dumlupınar’da Mareşal Mustafa Kemal ve nihayet Atatürk olarak anıldı.


1893 yılında Selanik Askerî Rüştiyesi’nde giydiği asker üniformasını, 1927 yılında ordudan emekli oluncaya kadar büyük bir onurla taşıdı. Vatanını savunmak uğruna, Trablus’tan Kafkasya’ya ; Çanakkale’den Filistin’e, Suriye’ye; Sakarya’dan Dumlupınar’a kadar tüm cephelerde savaştı, hiç yenilmedi. Dünya onu “ Dâhi bir asker “ olarak tanıdı ama “ ...Savaş, mutlak bir zaruret olmadıkça, cinayettir!...” sözünü hiç unutmadı. O’nu bir savaş adamı olmaktan çok, bir barış adamı olarak selamladı. Birleşmiş Milletlerin kültür kolu olan UNESCO, 1981 yılının tüm dünyada ATATÜRK YILI olarak anılması kararını alırken, O’nun emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşı veren ve bu mücadeleyi zafere ulaştıran bir komutan, bir ulusal kahraman; çöken bir imparatorluktan, halk egemenliğine dayalı, hukukun üstünlüğünü esas alan, çağdaş ve laik, demokratik bir cumhuriyet çıkaran bir devlet kurucu; tarihin ender kaydettiği bir devrimci; kendi yurdunda olduğu kadar tüm dünyada da barışı samimi olarak isteyen seçkin bir” dünya yurttaşı” olarak selamlıyor, böylece Atatürk, tüm dünya için “aydınlık geleceğin bir simgesi olarak” yıl boyu saygıyla anılıyordu.


Gerçekten de, çağdaşı devlet adamları olarak örneğin Hitler Kavgam’ ‘kitabını yazıp, diğer ülkeleri istila planlarını pervasızca açıklarken, bir diğeri, Mussolini Akdeniz için “ Bizim Deniz” diyerek eski Roma İmparatorluğunu ihya etme hayallerini güdüyor, bunlara karşılık Atatürk “ Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” diye yanıt veriyordu. Ayrıca batıda kurduğu Balkan Paktı ile (Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, Romanya) , doğuda kurduğu Sadabad Paktı (Türkiye, İran, Irak, Afganistan) sayesinde, Avrupa’nın ortasından, Çin’e kadar bir barış çemberi oluşturuyordu. Böylece barış konusundaki söylemi ile eylemi tamamen örtüşüyordu.


1934 yılında, Çanakkale Şehitleri anıtının açılış töreninde okuması için İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya verdiği metin, bugün Şili’den Montreal’e kadar birçok ülkedeki Atatürk anıtlarının kaidelerine olduğu kadar, yöre insanlarının yüreklerine de kazınmıştır.

“...Bu memleketin toprakları üzerinde canlarını veren kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sessizlik içinde uyuyunuz. Sizler mehmetçiklerle yanyana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen anneler, gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim de evlatlarımız olmuşlardır...”


Yüreği bu denli insan sevgisi ile dolu, gerçek bir barış adamına bugün tüm dünyanın her zamankinden çok daha fazla ihtiyacı var. O geri gelmeyeceğine göre, tek çıkar yol, O’nun izini kaybetmemek.


Hepimiz nöbet başına... ki,
KAR İZLERİ ÖRTMESİN...

13.10.2019


Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
BİR KİTAP- SANATA ADANMIŞ BİR ÖMÜR
Değerli Hocam Sayın Bülent Cerit,

Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Konu ile ilgili olarak bilhassa öğretim üyesi olan siz değerli hocalarımın duyarlılığınıza da ayrıca teşekkür ediyorum. Ancak Yozgat halkının ve yazımda da belirttiğim kişi ve kuruluşların duyarsızlığına da bir o kadar üzülüyorum. Bu duyarsızlığımız sadece isim değiştirmekle kalmadı ülkenin bütün fabrika yapan fabrikalarımız, önemli büyük stratejik kurumlarımız ve hatta limanlarımız yabancılara satıldı. Şimdi iğneden ipliğe, samandan sair tahıl ürünlerine ve canlı cansız et ihtiyacımızda ithalata mecbur bırakıldık. Ben yine sözümü Atatürk'ün "Tarihine, geçmişine, milli değerlerine sahip çıkmayan milletler yok olmaya mahkımdur" deyimi ile noktalayım. Saygılarımla.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 06.11.2019 12:02
BİR KİTAP- SANATA ADANMIŞ BİR ÖMÜR
Değerli Prof. Ahmet Yaşar Ocak Hocam,
Siz de Nur sinemasından bahsederek beni çocukluk yıllarıma götürdünüz. 14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan Milletvekili Genel Seçimlerini ezici bir çoğunlukla Demokrat Parti kazanmıştı ama Babaannem Esma Hanımın ağabeyi Avni Doğan Bey CHP den Yozgat milletvekili ve kardeşi Ferhunde Hanımın eşi eniştesi Fevzi Ayan da Yozgat Belediye Başkanlığını kazanmışlardı.
Nur Sineması mıydı yoksa Büyük Sinema mıydı şimdi tam hatırlayamadım. Bu sinemalardan birisinde Belediye Başkanının özel locası vardı. Film değiştiğinde babaannem bizi elimizden tutar sinemaya götürürdü. Hem Belediye Başkanı Fevzi Bey’in baldızı olduğu için hem de o zamanlar herkesin büyük saygı duyduğu cennetmekân dedem Muhlis Bey’in eşi olduğu için çalışanlar hemen locayı açarlardı. Çok kültürlü, çok cebbar bir hanımdı Allah gani gani rahmet eylesin hepsini. Saygılarımla.

Değerli Udi Oğuz Karlı Hocam beni motive eden güzel yorumunuz için size de en kalbi teşekkürlerimi iletiyorum. Payaslı ailesini daha yakından tanımak için lütfen köşemde yayınladığım “Geçmişte kalan bir acı hatıra- Çapanoğlu Halit Bey ve Hilmi Efendi 1 ve 2 yazılarıma da bir kere daha göz atmanızı rica ediyorum. Saygılarımla.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 06.11.2019 11:23
BİR KİTAP- SANATA ADANMIŞ BİR ÖMÜR
Değerli Abdulkadir bey abimiz, hep aydınlatıcı yazılarınızla bizlere ve geleceğe bilgi kaynağı oluyorsunuz. Kutlu Payaslı hocamızın kitabından bi haber olarak hemen yanı başındaki Kuşadası İlçesinde yaşıyoruz. Gönderdiğiniz link ten hemen okumaya başladım bile. Çok teşekkür ederim. Bütün musiki sevenlerle paylaşma imkanı verdiniz. Tekrar teşekkür ederim. Sağlık ve sevgiyle kalın./ Oğuz Karlı
Adınız ve Soyadınız -- 05.11.2019 21:35
BİR KİTAP- SANATA ADANMIŞ BİR ÖMÜR
Sayın Çapanoğlu,

Bu yazınızı da zevkle okudum. Bana gençliğimi hatırlattınız. Daha ilkokuldayken Yozgat'ta Nur Sineması'nda, sonra Büyük Sinemada ortaokul ve lise yıllarımda film başlayana kadar plaktan Zeki Müren şarkıları, başka solistlerden Selahattin Pınar ve diğer bestekârların o güzelim şarkıları plaklarından çalınırdı. Arada sırada Frank Sinatra, Dean Martin, Bing Crosby, Nat King Cole şarkıları da çalınır, bizler bunları zevkle dinlerdik (onları hala dinlerim CDlerinden). Radyodaki Muzaffer Sarısözen yönetimindeYurttan Sesler programının o güzelim halk türkülerini korodan, Nida Tüfekçi’den, Nezahat Bayram’dan, Nurettin Çamlıdağ’dan ve diğer solistlerin sesinden zevkle dinlerdik. Bunları niçin yazıyorum? İnsanın çocukluğunda ve delikanlılığında kulağı hangi müzikle doluyorsa o müziği ileride de istiyor. Bende Türk Musikisi sevgisi böyle oluşmaya başladı. Radyodan o zamanlar Kutlu Payaslı'yı, o muhteşem bariton sesleriyle Ekrem Güyer ve Nevzat Güyer kardeşleri, Müzehher Güyer ve Semahat Özdenses gibi solistleri zevkle takip ederdim. Sonra İstanbul’daki öğrencilik yıllarımda Şan Sinemasında Münir Nureddin ve Nevzat Atlığ yönetimindeki Türk Sanat ve Klasik TürM musikisi konserlerinin fanatik takipçisi oldum. Kutlu Payaslı’yı da radyodan zevkle çok dinledim. Bizim şimdiki gençlik bu sanatçıları tanımadıkları gibi zikrettiğim musiki türlerini de ne yazık ki tanımıyorlar, dinletirseniz sıkılıyorlar. Yeni nesiller kültürümüzün pek çok unsuruna ne yazık ki giderek yabancılaşıyor.

Saygılarımla,

A.Y.Ocak
AHMET YAŞAR OCAK -- 05.11.2019 17:41
ORD. PROF. VELİDEDEOĞLU VE YOZGAT NOHUTLU TEPESİ
Değerli Hocam,Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Konu ile ilgili olarak bilhassa öğretim üyesi olan siz değerli hocalarımın duyarlılığınıza da ayrıca teşekkür ediyorum. Ancak Yozgat halkının ve yazımda da belirttiğim kişi ve kuruluşların duyarsızlığına da bir o kadar üzülüyorum. Bu duyarsızlığımız sadece isim değiştirmekle kalmadı ülkenin bütün fabrika yapan fabrikalarımız, önemli büyük stratejik kurumlarımız ve hatta limanlarımız yabancılara satıldı. Şimdi iğneden ipliğe, samandan sair tahıl ürünlerine ve canlı cansız et ihtiyacımızda ithalata mecbur bırakıldık. Ben yine sözümü Atatürk'ün "Tarihine, geçmişine, milli değerlerine sahip çıkmayan milletler yok olmaya mahkımdur" deyimi ile noktalayım. Saygılarımla.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 05.11.2019 09:04
ORD. PROF. VELİDEDEOĞLU VE YOZGAT NOHUTLU TEPESİ
50 yılı aşkın bir süredir yaz tatillerinde ya da çeşitli nedenlerle ziyaret ettiğim memleketime ait bazı değerlerin önce isimlerinden başlayarak değiştirilmesine maalesef son yıllarda çoğalan bir şekilde şahit olmaya başladım.Nohutlu Tepesi'nin şahin tepesi olarak değiştirilmesi de bunlardan biri. Oysa kendimi bildim bileli oranın adı Nohutlu Tepesi, karşısındaki ve daha alçak olan yerin adı ise Keltepe'dir. Buraların isimlerini değiştirmek hangi akıl, gerekçe ve mantıkla açıklanabilinir ki. Saygılarımla
Bülent Cerit -- 01.11.2019 12:44
ORD. PROF. VELİDEDEOĞLU VE YOZGAT NOHUTLU TEPESİ
Merhaba Abdulkadir bey,
Elinize sağlık, yine güzel bir anı yazısı ve uyarı olmuş.
Bu yazıyı, H.V. Velidedeoğlu’nu çok seven sayan asistanı Prof. Dr. Ergun Özsunay Hocaya da gönderdim.

Selam ve sevgilerimizle...

SELÇUK
SELÇOK TAYFUN OK -- 31.10.2019 18:55
ORD. PROF. VELİDEDEOĞLU VE YOZGAT NOHUTLU TEPESİ
Değerli Muhsin Köktürk Hocam,
Kıymetli yorumunuz için teşekkür ederim. Nohutlu tepesi ile ilgili olarak elimde yeterli bilgi var. Ancak kimseyi rencide etmemek için bu zamana kadar yazmadım. İstedim ki bu işe sebep olanlar kendileri bir çaresine baksınlar, yapmadılar. Bu tabela eski belediye başkanımız Sayın Yusuf Başer Bey’in zamanında asıldı. Bilahare Sayın Dr. Kazım Arslan Bey tabelayı söktürüp attı. Adım kadar eminim ki bu kadar başarılı ve kalıcı hizmet vermesine rağmen birilerinin maddi manevi çabası ile bu yüzden seçim kaybettirildi. Son belediye başkanımız Sayın Celal Köse Bey yeniden astırdı. Bu konuda belediye başkanları ile yaptığım görüşmeleri kayıtlarımda muhafaza ediyorum. Gerisini de zaten siz yorumunuzda pek güzel ifade etmişsiniz. Yapılan bir hata (hata yerine başka bir şey yazmak isterdim) gerek yeni nesil gençlerimiz ve gerekse Yozgat’ta öğrenim gören Üniversiteli gençlerin dilinde alışkanlık haline gelecektir. Bunun da tarih indinde vebali eski Yozgat milletvekili Süleyman Sırrı gibi yöneticilerin ve sebep olanların üzerinde kalacaktır. Saygılarımla.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 31.10.2019 10:20
ORD. PROF. VELİDEDEOĞLU VE YOZGAT NOHUTLU TEPESİ
Çok değerli Prof. Ahmet Yaşar Ocak Hocam,
Lütfettiğiniz yorumunuzu ibretle okudum. Buyurduğunuz gibi bu isim değiştirme hastalığı bizim belediyelerimizde ve toplumumuzda eskiden beri mevcut bir hastalık. Hassasiyetinizden dolay “Yakın bir geçmişte işgüzar bir siyasimiz, Yozgat'ın adının Bozok olarak değiştirilmesini teklif etti” dileyerek ismini vermediğiniz kişiyi müsaadenizle ben açıklıyayım. Bu kişi, ilk mecliste Bozok’un mebuslarından Süleyman Sırrı Bey idi. Meclisin her oturumda bir bahane ile mutlaka Çapanoğulları aleyhinde ağır ithamlarda bulunurdu. Sonunda Atatürk bir gün kürsüden şöyle söylemek zorunda kalmıştı: “ Efendiler, biraz önce kürsüde konuşan efendiye hiçbir surette katılmamız mümkün değildir. Bahsettiği aile, memleketimize geçmişte büyük hizmetlerde bulunmuşlar, hataları varsa da hatalarından vazgeçmişler, bu günde devletimize hizmette kusur etmemektedirler” diyerek Süleyman Sırrı’yı adeta azarlamıştır.
Evet, ifade ettiğiniz gibi "bizim toplumumuz, tarihinden kalan maddi manevi izleri silmeye teşne, yeryüzündeki en hoyrat, en şuursuz, en duyarsız toplumlardan biri oldu." Son yıllarda buna bir yandan görgüsüzlük bir yandan amiyane tabirle yalakalık ve bir takım maddi çıkarları da eklemek vukuat-ı adiye oldu ne yazık. Saygılarımla.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 31.10.2019 10:14
ORD. PROF. VELİDEDEOĞLU VE YOZGAT NOHUTLU TEPESİ
Değerli Dostum,
Bir Yozgatlı olarak Türkiye genelinde olduğu gibi ne denli duyarsız olduğumuzun bilincindeyim. Sizin gibi değerli bazı aydınlar dışında bu olayın üstüne düşen yok ne yazık ki. Bu konudaki çabalarınızı saygıyla izliyor ve candan destekliyorum. Üç beş kuruşluk yardım uğruna sahip olduğumuz değerleri yok etmek garip değil mi? Nohutlu Tepesi'ne kendi adını verdiren kişi bundan nasıl rahatsızlık duymuyor? Tepenin adıyla uğraşacağına hayırlı bir işe yönelse iyi olmaz mı?
Dilerim özü Yozgat kültürüyle yoğrulmuş bir yetkili çıkar günün birinde ve bu ayıbı ortadan kaldırır.
Saygılarımla.
Muhsin Köktürk -- 29.10.2019 09:39
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
 
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00