BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 21.07.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
164
Dün
:
4633
Toplam
:
14131489
HASBİHAL Mustafa TOPALOĞLU
BİR NEFESCİK SÖYLEYEYİM
mustafatmatpl@hotmail.com
Atatürk Nefesi’nde söz vermiştim. “Bir Nefescik Söyleyim”i bir başka yazıya konu yapacaktım. İşte sözümde duruyorum. Bilindiği üzere nefes’in terim anlamı Tasavvufi Halk Edebiyatı’nda Bektaşi inanç ve görüşünü, Hz.Ali sevgisini dile getiren manzumelerdir. Nefesler hece ölçüsüyle yazılır ve dergahlarda ezgiyle söylenir.
Önce TRT Repertuvarında 4249 numarayla kayıtlı olan Bir Nefescik Söyleyim’in tamamını bir görelim:
.
“Bir nefesçik söyleyim
Dinlemezsen neyleyim
Aşk deryasını boylayım
Ummana dalmaya geldim
.
Aşk harmandan savruldum
Hem elendim hem yoğruldum
Kazana girdim kavruldum
Meydana yenmeye geldim
.
Şah Hatayi’m der özümde
Hiç hilaf yoktur sözümde
Eksiklik kendi özümde
Darına durmaya geldim”
.
Görüldüğü üzere bu nefes Şah Hatayi’nin. Nefesi Aydın yöresinden Saime Cantürk derleyip notalamış. Aksak usulde 9/8’lik bir ezgi. Hale Gür muhteşem yorumluyor.
Sekizli hece ölçüsüyle yazılmış. Ama ilk dörtlüğün ilk üç dizesinde 7 hece bulunuyor. Hatalı.Nasıl düzeltilir? Eğer dize sonlarındaki yüklemler “söyleyeyim, neyleyeyim, boylayayım” biçiminde yazılıp okunursa sorun çözülür. Aynı hata “Aşk harmandan savruldum” dizesinde de var. Bu dize de yedi hece. Dizede anlatım bozukluğu dikkat çekiyor. Dize “Aşk harmanında savruldum” olursa mesele hallolur. Anlatım bozukluğu da ortadan kalkar.
Şah Hatayi gibi bir ozan bu hataları yapmaz kardeşim. Bana sorarsanız derleyicinin dikkatsizliği. Duyarsızlığı…
.
Gelelim Pir Sultan’ın Bir Nefescik Söyleyeyim’ine. Tasavvufi Halk Müziği’nde rastladım bu nefese. Dr.Hüseyin Yaltırık derlemiş. Hem de üç değişik ezgi. Sözler aynı. İki kıta ilaveyle metin beş dörtlükten oluşmuş. Sayın Yaltırık Edirne Musulca köyünden derleyip notaya almış iki ezgiyi. Birinci ezgi 4/4lük. İkinci ezgi 7/8’lik. Üçüncü ezgiyi Kırklarli Beyci köyünden derlemiş. Bu nefes 9/8’lik. Her üç ezginin sözleri aynı. Beşinci dörtlükte Pir Sultan’ın adı geçiyor.
.
Cahit Öztelli’nin Pir Sultan Abdal Bütün Şiirleri kitabında da bu şiirin Pir Sultan Abdal’a ait olduğu ibaresi yer alıyor.
Bana sorarsanız “miri malı” derim. Güzel bir nefes. Ha Şah Hatayi’nin, ha Pir Sultan’ın. İkisine de yakışıyor da ben içimden geçeni söyleyeyim: Bu nefes Şah Hatayi’ye daha çok yakışıyor vesselam.
Sözü daha fazla uzatıp sabrınızı zorlamayayım. Hadi bana müsaade canlar…

14.11.2017

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
İFTAR AÇMAK(!)
Aziz dost,Abdulkadir Bey; çok teşekkür ederim.Yorumunuz ve katkınızdan dolayı.Yalnız bir noktaya açıklık getirmek isterim. İmsak oruca başlama vaktidir.İftar ise oruç açma vakti. Yani imsak sabah ezanıyla başlar sabah vaktinin yerini tutar. İftar da akşam ezanıyla yapılır. Dolayısıyle akşam vaktinin yerine kullanılabilir. İftar vakti,imsak vakti tamlamaları bunu ifade eder. Evliya Çelebi'miz nev-i şahsına münhasır üslubuyla ne güzel anlatmış Sultan Beyazıt'ın nefsine galebe çalmasını. Bu anlatı bana Yunus'un bir dörtlüğünü anımsattı. Der ki Yunus:
Dartmış kudret kılıcın
Urmuş nefsin boynunu
Nefsini tepelemiş
Elleri kan içinde"
Hayırlı ramazanlar efendim.
Mustafa Topaloğlu -- 17.06.2016 22:49
İFTAR AÇMAK(!)
Değerli dost Mustafa Bey‘ciğim güzel bir konuya ışık tutmuşsunuz. Affınıza sığınarak birkaç kelimede ben eklemek istedim. Oruç, Arapça da çok sevilen veya istenen şeylerden uzak durmak demektir. Farsçada ise “günlük” anlamında bir sözcük. Böyle olunca, çok sevilen, istenen şeylerden bir gün boyunca uzak durmak demek oluyor. İftar ise oruçlunun oruç açma vakti demektir. Sizin de buyurduğunuz gibi bir gün boyunca her türlü nimete kapalı tutulan nefs kapısı iftar vaktinde bu nimetlerden tekrar yararlanmak için açılıyor, açık bırakılıyor. Dolayısıyla iftar yani vakit değil oruç açılıyor. Sözün burasında cenazesi iki defa kılınan Osmanlı Padişahı Sultan Beyazıt ile ilgili bir rivayeti sizinle paylaşmak istedim. Yalnız bunun bir rivayet olduğunu da akıldan çıkarmayalım lütfen.
Osmanlı padişahları arasında, Fatih Sultan Mehmet ve onun oğlu Beyazıt Han gibi, Abdülhamid Han gibi padişahlar zaman zaman veli olarak kabul edilmiş ve böyle anılmışlardır. Evliya Çelebi’nin kaydettiğine göre, Sultan Beyazıt’ın sağlığında şöyle bir olay vuku bulmuştur.
Sultan Beyazıt, vefatından yedi sene evveline kadar et yememişlerdi. Bir gün canı o kadar çok paça yemek istedi ki, artık dayanamayacak hale gelmişti. Kendisi ise nefsine harp ilân etmişti, muvaffak olmak için uğraşıyordu. En sonunda bir tabak sirkeli ve sarımsaklı paça getirilmesini emretti. Paça çorbası geldikten sonra da önüne koyup yemedi ve nefsine hitaben:
— Ey nefis! İşte paça, istersen çık ye! Deyince hemen ağzından gelinciğe benzer, iki gözleri de kör, bir mahlûk çıkarak tabağın kenarına geçti ve paçayı büyük bir iştahla şapur şupur içip bitirdi. Çorbayı bitirdikten sonra da, hızla geldiği yere geri dönmek maksadıyla hızla Beyazıt’ın hırkasından yukarıya doğru tırmanmaya başlar. Beyazıt Han korku ile ve ani bir hareketle elinin tersiyle vurup yere düşürdü, yerde tortop hale gelen mahlûku göstererek öldürün şunu diye bağırdı. Oraya en yakın hizmetçi gençlerden birisi yetişip ayağı altına alarak öldürdü. Beyazıt han yaşadığı bu olayı zamanın şeyhülislamı ile paylaşınca;
— Kâmil insan kemalata nefis sayesinde erişir. Nefis insan vücudunun bir direğidir. Bunu da kefenleyip gömmek gerek, diye fetva verdi.
Mahlûku aynı insan cenazesi gibi yıkayıp kefenlediler ve cenazesini kılıp defnettiler. Cenazede sanki padişahın cenazesi imiş gibi çok kalabalık cemaat vardı. Beyazıt Kubbesi yakınında bir yere defnedildi. Bundan dolayı halk Beyazıt Velî hazretleri için “iki kere ölüp cenazesi iki defa kılınan padişah” derlerdi. Ramazan-ı şerifiniz mübarek olsun.

ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 15.06.2016 23:07
ULU CAMİ
mustafa hocama selamlar, gazetecilik meslek mesleğini bitirdik ama, matbaacılık mesleğine devam ediyorum. Hocam, şayet buralara doğru gelirsen bekliyorum, seni özledik oradaki gazeteci meslektaşlara da selamlarlar.
osman yozkatlı -- 01.06.2016 17:54
E.K.E.
Abdulkadir Bey, aziz dostum!Yorumunuz "E.K.E."yi tamamlamış.Konuyu bir başka bakış açısıyla işlemişsiniz. Teşekkürler ediyorum. Hakikaten mevzu derin...Ekranlardaki canlı evlendirme programlarının (realite şov) bu derece ilgi görmesi tesadüf değil.Belli yaştan sonra dul ve yalnız kalanlara yanar içim. Hiçbir yere sığamayan kendi yalnızlıklarıyla baş başa kalanlara. Ne kadar zordur! Allah yardımcıları ola. Yüce Tanrı başımızı, kurulu düzenimizi bozmaya.

Serbest Kürsü'deki iletileri okudum. İmlâsız, özensiz ifadeler...Yüreğim burkuldu.
"Varak-ı mihr-i vefayı kim okur, kim dinler?" diyor ya şair. İşte biz yazıp biz okuyoruz. Biz bize yeteriz.
Bilmukabele sevgi ve selamlar. Sağlıcakla kalınız efendim.
Mustafa Topaloğlu -- 12.04.2016 12:27
E.K.E.
Değerli Mustafa Bey ‘ciğim, E.K.E evde kalmış erkekler yazınız ilgimi çekti. Hakikaten son yıllarda evde kalan erkek ve hanım sayısında çok büyük artış var. Evde kalanlar iki türlü, hatta dört. Yaşlanıp da eşini kaybedip bir daha evlenemeyenler. Bunlar en zor durumda olanlar. Böyle benden 5-6 yaş büyük çok sevdiğim iki ağabeyim var. Birisi Aydın da öbürü Erdek’te bir eş bulup ta evlenemiyorlar. Bundan sanırım dört beş yıl önce eşi vefat ettiği için dul kalmış Yozgatlı yaşlı birinin videosunu yayınlamışlardı. “Devlet dul karılara maaş bağladı hiç biri evlenmek istemiyor” diye şikâyet ediyordu. Birde evlenip te maddi manevi sıkıntılar nedeniyle çaresiz kalıp anlaşarak ayrılanlar var. Bunların hali de yürek burkturucu. Oldu iki, üçüncü zaten malum. Üniversite bitirmekle kalmayıp mastır ve üstünü yaptıkları halde iş bulamayan bu yüzden de evlenip yuva kuramayanlar. Dördüncüye gelince, bunlarda iyi kötü iş bulup da evlenmeye cesaret edemeyenler. Bizim gençliğimizde erkekler için evlenme çağı 30 idi. Şimdi kızlar otuzu geçtiler yine evlenmiyorlar. Cumhurun başı da üç diye tutturmuştu ama evlenen olmayınca elde var sıfır oluyor. Yazınızı bitirirken de şöyle diyorsunuz; “Aziz dostlar, konuşurken ağzımızdan çıkanı kulağımız duymalı. Yazarken de ellerimiz nasıl yazdığını bilmeli. Zira imlâsı bozuk bir yazı, zor durumda bırakır bizi... Bu cümleyi okuyunca hatırıma gazetenin serbest kürsü köşesine gönderilen bir mesaj geldi. O mesaj orada duruyor. Sevgi ve selamlarımı iletiyorum. Sağlıkla kalınız.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.04.2016 12:45
GEL GEL!
Abdulkadir Bey,çok teşekkürler."Gel Gel!"i Türk Tasavvuf Tarihi'ne not düşülecek bir yazı, bir vesika olarak nitelendirmişsiniz. Beni onurlandırdınız.Ben genellemeleri doğru bulmam. Tarih Öğretmeni Süleyman Duygu'nun "Ortadoğu'nun insanı makbul bir insan değildir."sözü de böyle bir genelleme."Arapça değil mi,uydur uydur söyle." sözünde Arapça'nın yerine Türkçe,Farsça,Kürtçe...sözcüklerini koyanlar da var. Doğru değil.Genellemeler bizi yanıltabilir.
Mevlana'nın Mesnevi'si Farsça. Keşke Türkçe olsaydı. Mevlana saraya yakın olmuş. Selçuklu sultanlarından itibar ve saygı görmüş.Halkın da engin sevgisini kazanmış bir düşünür. Moğollar da saygı göstermiş Mevlana'ya.
Şems'in ajanlığı, arabuluculuğu...Derinlemesine araştırılması gereken konular.
İyi yıllar dileğiyle, selam ve saygılar.
Mustafa Topaloğlu -- 01.01.2016 23:38
GEL GEL!
Suzan Hanım,ilginize teşekkür ederim.Yazının başlığı "Bâzâ bâzâ!"dan hareketle "Gel Gel!" oldu. Sebebi bu. Çünkü "bâzâ" gel mânâsına geliyor.Dalga geçmek ne haddimize? "YİNEDE GEL" de olabilir. Bu söz dizisindeki de bağlacının ayrı yazılması koşuluyla. "YİNE DE GEL!" biçiminde...
Çok haklısınız. Önemli olan sözün iletisi. Bu iletinin gönülden gelen çağrısı.Bu içtenlik, bu yüce gönüllülük, Ebu'l-Hayr'ı ve Mevlana'yı tüm insanlığı aynı gözle gören, ayrı gayrı gözetmeyen bir felsefenin öncüsü kıldı. Bu, iki düşünürün aynı dili konuşup aynı noktada buluşmasıdır.
Mevlana Mesnevi'yi keşke Türkçe yazsaydı,yazdırsaydı? Konya'da yaşayıp da tüm eserlerinde Farsça'yı kullanması bir başka yazımızın konusu olacak.
İyi yıllar,selam ve saygıyla.
Mustafa Topaloğlu -- 01.01.2016 23:09
GEL GEL!
Sayın Topaloğlu, bu yazının adı "Gel Gel" değl "YİNEDE GEL" olmalıydı. Gel gel adı dalga geçer gibi olmuş. Bunuda belirtmek isterim.
Suzan -- 30.12.2015 20:06
GEL GEL!
Sauın Topaloğlu; şimdiye kadar okuduğum en derli toplu yazılarınızdan birini okumuş oldum. Kaleminiz var olsun.

Allah ilmini ne putpereste ne ateşpereste ne de ataiste kapatmamıştır. Yarattığı tüm varlıklarına ilim kapısını açık, doğruyu bulmaya çalışan her insanın yüreğine tebliğini göndermeyi esirgememiştir.Doğru ve hakikatı sadece müslümanlar bilir diye bir şey söz konusu olamaz. Ne müslüman hocalar var ki ekranlardan millete sövecek kadar kendi nefislerine yenilmişlerdir.

şuda var ki bir söz bir çağrı doğru yerden, hakdan halka gelmişse bu sözü kimin söylediği, kimin seslendirdiği çokda önemli değildir. Hepimiz bir birimizin bir parçası bir bütünü değilmiyiz?

Hz Mevlananın Mesnevisinee gelince ( Allah hepimizi şefaatine nail eylesin)yazandan, yazdırandan Allah razı olsun. Hz Mevlana gibi bir alimi dünyaya gönderene şükürler olsun. Dünya insanlarının gönlüne taht kurmuş ilim adamıdır. Onun kaleminden döküleni herkes anlayamaz. Kuran'ın tefsirini kaç kez okursa okusun gönlü açık olmayana kendini açmadığı gibi Mesnevide de aynı hakiki hikmet vardır.Gönül gözüyle yazılan eserler gönül gözüyle okunursa anlaşıla bilir.Mesnevi manâ aleminin tevsiridir diye düşünmekteyim.

Ne yazık ki Mevlanayı çekemeyenler zamanında pek çok iftiralarla yıpratmaya çalıştıkları gibi halâda yıpratılıyor. Peygamber soyuna dayanmamış olsaydı, Türk topraklarında yaşamasaydı belki bu kadar iftiraya maruz kalmayacaktı. Bu iftiralarda onların sınavıdır elbette ki. Tüm alimler aynı dili konuşur aynı noktada buluşur. Tek farkları kelimelerdir.

Hayırlı yıllar dilğiyle Sygılar.
SUZAN -- 30.12.2015 17:57
GEL GEL!
Sayın Topaloğlu,
Çapanoğulları hakkında ilk ciddi araştırmayı yapanlardan birisi de Yozgatlı tarih hocamız rahmetli Süleyman Duygu idi. 1960 lı yılların başında Amasya Lisesinde hem lise müdürümüz hem de tarih dersi hocamız idi. Değerli bir insandı. Bazı sözlerini hiç unutmadım. Mesela “Ortadoğu’nun insanı makbul bir insan değildir” derdi. Ne kadar haklı olduğunu yaşadıkça görüyoruz. Birde “Arapça değil mi uydur uydur söyle” sözü hep aklımdadır.

Mevlana’ya atfedilen “Yine gel, yine gel! Ne olursan ol yine gel! İster kâfir, ister Mecusî, ister putperest ol . İster yüz kere tevbe etmiş ol, ister yüz kere bozmuş ol tevbeni... Bizim kapımız umutsuzluk kapısı değil, nasılsan öyle gel! ” dizesi ile ilgili yazınızı okuyunca Süleyman Duygunun Arapça değil mi sözü aklıma geldi.

Aslında bu yazınız Türk tasavvuf tarihi açısından tarihe not düşülecek bir yazı bir vesika oldu. Demek oluyor ki yıllardır kandırılmışız ve hatta tasavvuf inancımız adeta iğfal edilmiş. Yazıklar olsun.

Ben Kuran-ı Kerimi sayfa sayfa not alarak incelemeye lise 2. Sınıfta iken yaz tatilinde Çanakkale Kütüphanesinde başladım. Sonra çalışma hayatına başlayıp ta para kazanmaya başlayınca merak edip mesneviyi de aldım. İyi de para vermiştim. Okudukça verdiğim paraya üzüldüm ve sonunda kütüphanemde boşuna yer kaplamasın diye mesneviyi kâğıt toplayıcıya verdim. Ama yine de Mevlana hakkında bulduğum araştırma yazılarını takip etmeye çalıştım.

Mevlana’nın çok sevdiği, Şam’a gittiğinde de onun aşkı ile yanıp tutuştuğu(???) Şems’in Moğol ajanı olduğu, Mevlana ile Moğollar arsında arabuluculuk yaptığı. Moğolların Anadolu’yu istila ettiklerinde 5000 Türk bilim adamı ile binlerce Türkmen’i katlettikleri halde Mevlana’ya dokunmadıklarına kadar birçok bilgi beni ziyadesiyle etkiledi. Dolayısıyla bu yazınız çok önemli. Şahsım adına teşekkürlerimi arz ediyorum. Selam ve saygılar.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 21.12.2015 11:40
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
5
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00