BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 18.01.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
214
Dün
:
4936
Toplam
:
13334660
HASBİHAL Mustafa TOPALOĞLU
ZAMAN AĞLAR
mustafatmatpl@hotmail.com
Hilmi Şahballı’nın garip ayağında bestelenmiş güzel bir şiiri var. Türkü formunda güzel bir ezgi. Şiirin tamamı bağlantı bölümüyle birlikte dört dörtlük. Ben İlk dörtlüğü bağlantısıyla birlikte ilginize sunayım:
.
“Gün geçer zaman ağlar
Yay geçer keman ağlar
Yarinden ayrılanın
Gözleri yaman ağlar

Vur gardaş sazın teline
Zım zım zıme zıme zım
O yar yanımda yok iken
Yaşamak neme lazım”
.
İlk dizede diyeceğini demiş Şahballı: “Gün geçer, zaman ağlar…” Gerisi hikaye. Geçen zaman neye ağlıyor ki acep? Akıp giden saliselere mi? Sel gibi coşkun günlere, aylara, yıllara mı?
Ben, Şahballı’nın hoşgörüsüne sığınarak diyeceğim ki: “Yıl geçer, zaman ağlar”.
Bir yılı daha geride bıraktık. Ömrümüz geçti, gidiyor. Yeni yıllara yeni umutlarla girdik. Beklentilerimiz vardı. Kimisi gerçekleşti. Kimisi bir sonraki yeni yıla kaldı.
.
Umutlarımız… Umutsuz olmaz kardeşim. Umut ışığı yanıp durmalı kalbimizin bir köşesinde. O ışık söndü mü, iş kötü. Hayattan kopuşun nişanesidir umut ışığının sönmesi.
Tam burada bir atasözü geldi hatırıma. Bakın ne demiş atalar? “Uma uma, döndük muma”. Evet kafiyeli, kefiyeli bir söz. Bir umutla beklemenin zorluğu anlatılmış. Ben derim ki, bekleye bekleye umsunuk da olsak, muma da dönsek kalbimizdeki umut ışığını asla söndürmeyelim. Aman ha! Aman!...
.
Zaman göreceli, değişken bir kavram. Bekleyen için zaman geçmek bilmez. Asker yolu bekleyen bir sevgili, askerde gün sayan bir Mehmetçik zamanı saliselere bölerek sayar. O zaman bir türlü geçmez. Bir mahkum, hapishanede… Zaman ne kadar ağır ilerler onun indinde. Bayramlar, tatil günleri, izinler ne çabuk geçer. Hele bayram günlerinde çocuksanız… Zamanın nasıl geçtiğini bilemezsiniz.
.
Sevgiyle dolu gönüller için zaman bir sonsuzluktur. Seven gönül, çevresine pozitif enerji verir. İyimserlik aşılar. Karamsarlık, kötümserlik seven gönülde barınamaz.
Öyleyse önce kendimize değer verelim. Bize Tanrı emanetidir canımız. Bu cana sahip çıkalım. Hayatı sevelim. Dem bu demdir. Yaşadığımız zamanı sahiplenelim efendim.
.
Umarım yeni yılda umutlarımız gerçekleşir. Yeni yıl hepimize kutlu olsun.

08.01.2018

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
GÖMÜRGENLİLER-1
Sevgili adaşım, Gömürgenliler-2'yi hemen gönderiyorum. İlginizden dolayı teşekkür ederim. Selam ve saygıyla...
Mustafa Topaloğlu -- 30.06.2016 10:47
ENjÜMEN (ENCÜMEN)
Değerli dostum Mustafa Bey'ciğim. Okuyunca gülsem mi,üzülsem mi şaşırdım. Her gün yüzlerce kişi oradan geçiyor ama farkında olamıyor. Orta okulda elişi hocamız bunu "bakarda görmez" diye tarif ederdi. Hakikaten böylemidir yada duyarsızlıkdan mıdır? Sonra aklıma geldi "ağlemek ücrete tabidir" diye de yazabilirlerdi diyerek güldüm.Selamlar,saygılar.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 28.06.2016 22:33
GÖMÜRGENLİLER-1
Dilinize, elinize sağlık yazınızın devamını sabırsızlıkla bekliyoruz.
ilçe müdürü mustafa -- 27.06.2016 23:46
İFTAR AÇMAK(!)
Aziz dost,Abdulkadir Bey; çok teşekkür ederim.Yorumunuz ve katkınızdan dolayı.Yalnız bir noktaya açıklık getirmek isterim. İmsak oruca başlama vaktidir.İftar ise oruç açma vakti. Yani imsak sabah ezanıyla başlar sabah vaktinin yerini tutar. İftar da akşam ezanıyla yapılır. Dolayısıyle akşam vaktinin yerine kullanılabilir. İftar vakti,imsak vakti tamlamaları bunu ifade eder. Evliya Çelebi'miz nev-i şahsına münhasır üslubuyla ne güzel anlatmış Sultan Beyazıt'ın nefsine galebe çalmasını. Bu anlatı bana Yunus'un bir dörtlüğünü anımsattı. Der ki Yunus:
Dartmış kudret kılıcın
Urmuş nefsin boynunu
Nefsini tepelemiş
Elleri kan içinde"
Hayırlı ramazanlar efendim.
Mustafa Topaloğlu -- 17.06.2016 22:49
İFTAR AÇMAK(!)
Değerli dost Mustafa Bey‘ciğim güzel bir konuya ışık tutmuşsunuz. Affınıza sığınarak birkaç kelimede ben eklemek istedim. Oruç, Arapça da çok sevilen veya istenen şeylerden uzak durmak demektir. Farsçada ise “günlük” anlamında bir sözcük. Böyle olunca, çok sevilen, istenen şeylerden bir gün boyunca uzak durmak demek oluyor. İftar ise oruçlunun oruç açma vakti demektir. Sizin de buyurduğunuz gibi bir gün boyunca her türlü nimete kapalı tutulan nefs kapısı iftar vaktinde bu nimetlerden tekrar yararlanmak için açılıyor, açık bırakılıyor. Dolayısıyla iftar yani vakit değil oruç açılıyor. Sözün burasında cenazesi iki defa kılınan Osmanlı Padişahı Sultan Beyazıt ile ilgili bir rivayeti sizinle paylaşmak istedim. Yalnız bunun bir rivayet olduğunu da akıldan çıkarmayalım lütfen.
Osmanlı padişahları arasında, Fatih Sultan Mehmet ve onun oğlu Beyazıt Han gibi, Abdülhamid Han gibi padişahlar zaman zaman veli olarak kabul edilmiş ve böyle anılmışlardır. Evliya Çelebi’nin kaydettiğine göre, Sultan Beyazıt’ın sağlığında şöyle bir olay vuku bulmuştur.
Sultan Beyazıt, vefatından yedi sene evveline kadar et yememişlerdi. Bir gün canı o kadar çok paça yemek istedi ki, artık dayanamayacak hale gelmişti. Kendisi ise nefsine harp ilân etmişti, muvaffak olmak için uğraşıyordu. En sonunda bir tabak sirkeli ve sarımsaklı paça getirilmesini emretti. Paça çorbası geldikten sonra da önüne koyup yemedi ve nefsine hitaben:
— Ey nefis! İşte paça, istersen çık ye! Deyince hemen ağzından gelinciğe benzer, iki gözleri de kör, bir mahlûk çıkarak tabağın kenarına geçti ve paçayı büyük bir iştahla şapur şupur içip bitirdi. Çorbayı bitirdikten sonra da, hızla geldiği yere geri dönmek maksadıyla hızla Beyazıt’ın hırkasından yukarıya doğru tırmanmaya başlar. Beyazıt Han korku ile ve ani bir hareketle elinin tersiyle vurup yere düşürdü, yerde tortop hale gelen mahlûku göstererek öldürün şunu diye bağırdı. Oraya en yakın hizmetçi gençlerden birisi yetişip ayağı altına alarak öldürdü. Beyazıt han yaşadığı bu olayı zamanın şeyhülislamı ile paylaşınca;
— Kâmil insan kemalata nefis sayesinde erişir. Nefis insan vücudunun bir direğidir. Bunu da kefenleyip gömmek gerek, diye fetva verdi.
Mahlûku aynı insan cenazesi gibi yıkayıp kefenlediler ve cenazesini kılıp defnettiler. Cenazede sanki padişahın cenazesi imiş gibi çok kalabalık cemaat vardı. Beyazıt Kubbesi yakınında bir yere defnedildi. Bundan dolayı halk Beyazıt Velî hazretleri için “iki kere ölüp cenazesi iki defa kılınan padişah” derlerdi. Ramazan-ı şerifiniz mübarek olsun.

ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 15.06.2016 23:07
ULU CAMİ
mustafa hocama selamlar, gazetecilik meslek mesleğini bitirdik ama, matbaacılık mesleğine devam ediyorum. Hocam, şayet buralara doğru gelirsen bekliyorum, seni özledik oradaki gazeteci meslektaşlara da selamlarlar.
osman yozkatlı -- 01.06.2016 17:54
E.K.E.
Abdulkadir Bey, aziz dostum!Yorumunuz "E.K.E."yi tamamlamış.Konuyu bir başka bakış açısıyla işlemişsiniz. Teşekkürler ediyorum. Hakikaten mevzu derin...Ekranlardaki canlı evlendirme programlarının (realite şov) bu derece ilgi görmesi tesadüf değil.Belli yaştan sonra dul ve yalnız kalanlara yanar içim. Hiçbir yere sığamayan kendi yalnızlıklarıyla baş başa kalanlara. Ne kadar zordur! Allah yardımcıları ola. Yüce Tanrı başımızı, kurulu düzenimizi bozmaya.

Serbest Kürsü'deki iletileri okudum. İmlâsız, özensiz ifadeler...Yüreğim burkuldu.
"Varak-ı mihr-i vefayı kim okur, kim dinler?" diyor ya şair. İşte biz yazıp biz okuyoruz. Biz bize yeteriz.
Bilmukabele sevgi ve selamlar. Sağlıcakla kalınız efendim.
Mustafa Topaloğlu -- 12.04.2016 12:27
E.K.E.
Değerli Mustafa Bey ‘ciğim, E.K.E evde kalmış erkekler yazınız ilgimi çekti. Hakikaten son yıllarda evde kalan erkek ve hanım sayısında çok büyük artış var. Evde kalanlar iki türlü, hatta dört. Yaşlanıp da eşini kaybedip bir daha evlenemeyenler. Bunlar en zor durumda olanlar. Böyle benden 5-6 yaş büyük çok sevdiğim iki ağabeyim var. Birisi Aydın da öbürü Erdek’te bir eş bulup ta evlenemiyorlar. Bundan sanırım dört beş yıl önce eşi vefat ettiği için dul kalmış Yozgatlı yaşlı birinin videosunu yayınlamışlardı. “Devlet dul karılara maaş bağladı hiç biri evlenmek istemiyor” diye şikâyet ediyordu. Birde evlenip te maddi manevi sıkıntılar nedeniyle çaresiz kalıp anlaşarak ayrılanlar var. Bunların hali de yürek burkturucu. Oldu iki, üçüncü zaten malum. Üniversite bitirmekle kalmayıp mastır ve üstünü yaptıkları halde iş bulamayan bu yüzden de evlenip yuva kuramayanlar. Dördüncüye gelince, bunlarda iyi kötü iş bulup da evlenmeye cesaret edemeyenler. Bizim gençliğimizde erkekler için evlenme çağı 30 idi. Şimdi kızlar otuzu geçtiler yine evlenmiyorlar. Cumhurun başı da üç diye tutturmuştu ama evlenen olmayınca elde var sıfır oluyor. Yazınızı bitirirken de şöyle diyorsunuz; “Aziz dostlar, konuşurken ağzımızdan çıkanı kulağımız duymalı. Yazarken de ellerimiz nasıl yazdığını bilmeli. Zira imlâsı bozuk bir yazı, zor durumda bırakır bizi... Bu cümleyi okuyunca hatırıma gazetenin serbest kürsü köşesine gönderilen bir mesaj geldi. O mesaj orada duruyor. Sevgi ve selamlarımı iletiyorum. Sağlıkla kalınız.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.04.2016 12:45
GEL GEL!
Abdulkadir Bey,çok teşekkürler."Gel Gel!"i Türk Tasavvuf Tarihi'ne not düşülecek bir yazı, bir vesika olarak nitelendirmişsiniz. Beni onurlandırdınız.Ben genellemeleri doğru bulmam. Tarih Öğretmeni Süleyman Duygu'nun "Ortadoğu'nun insanı makbul bir insan değildir."sözü de böyle bir genelleme."Arapça değil mi,uydur uydur söyle." sözünde Arapça'nın yerine Türkçe,Farsça,Kürtçe...sözcüklerini koyanlar da var. Doğru değil.Genellemeler bizi yanıltabilir.
Mevlana'nın Mesnevi'si Farsça. Keşke Türkçe olsaydı. Mevlana saraya yakın olmuş. Selçuklu sultanlarından itibar ve saygı görmüş.Halkın da engin sevgisini kazanmış bir düşünür. Moğollar da saygı göstermiş Mevlana'ya.
Şems'in ajanlığı, arabuluculuğu...Derinlemesine araştırılması gereken konular.
İyi yıllar dileğiyle, selam ve saygılar.
Mustafa Topaloğlu -- 01.01.2016 23:38
GEL GEL!
Suzan Hanım,ilginize teşekkür ederim.Yazının başlığı "Bâzâ bâzâ!"dan hareketle "Gel Gel!" oldu. Sebebi bu. Çünkü "bâzâ" gel mânâsına geliyor.Dalga geçmek ne haddimize? "YİNEDE GEL" de olabilir. Bu söz dizisindeki de bağlacının ayrı yazılması koşuluyla. "YİNE DE GEL!" biçiminde...
Çok haklısınız. Önemli olan sözün iletisi. Bu iletinin gönülden gelen çağrısı.Bu içtenlik, bu yüce gönüllülük, Ebu'l-Hayr'ı ve Mevlana'yı tüm insanlığı aynı gözle gören, ayrı gayrı gözetmeyen bir felsefenin öncüsü kıldı. Bu, iki düşünürün aynı dili konuşup aynı noktada buluşmasıdır.
Mevlana Mesnevi'yi keşke Türkçe yazsaydı,yazdırsaydı? Konya'da yaşayıp da tüm eserlerinde Farsça'yı kullanması bir başka yazımızın konusu olacak.
İyi yıllar,selam ve saygıyla.
Mustafa Topaloğlu -- 01.01.2016 23:09
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
4
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00