BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 16.11.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
256
Dün
:
4633
Toplam
:
14850784
YANKI Kadriye ŞAHİN
BELLİKİ NİNE ve YOZGAT KIŞLASININ MADIMAKLARI (BÖLÜM 3)
kadriyesahin64@gmail.com
- Anlat bakalım, Hanım Teyze!

-Hah şöyle dine (dinle) beni. Yozgat'a duşman (düşman) aya (ayağı) damedi. (değmedi)Yozgat insanı, vatanını gorumasını (korumasını) bilir. Esgerini de (askererini) gorur"(korur) Yiğitlerin harman olduğu yer" deyip, bu yüzden Atatürk; vatan evlatlarını buraya emanet etmiş. Şimdi biz onları goruyog (koruyoruz). Zamanı gelince esgerler de(askerler) vatanımızı goruyacak. Yozgat cezalıysa; Ceza verdiği yere, neden gelip gitsin Kemal Paşa? Bu paşa, Yaylı arabalara binip de; düşünüp, doğru gararlar (karar) vermek için süvarilerine, "sürün Bozok Yaylasına" Desin. Yozgat, ülkenin yüradir, yüra (yüreği)

Eliyle işaret ederek, kışlanın ortasında, sınır tellere yakın duran Atatürk'ün Koca Tepe de çekilmiş resminin; tüm ihtişamıyla ayakta duran, her gün;
Askerlerin nöbet değişimi yapılırken tekmil verilen, tekmil alınan noktada, lambalarla ışıklandırılarak canlılık kazandırılmış siluet heykeli gösterir.

-Aha bu heybetli Paşam, ülkesinin yurande (yüreğinde) huzur bulmuştur. En önemli gararları (kararları) Bozok yaylalarını gezerken almıştır. Bilir ki, Göz yanılır, akıl şaşar. Emmeee bu yurek var ya bu yurek, hep doğru yerde çarpar... İnsan, yurane (yüreğine) ceza verebilir mi?
Asker Evladım; Sizler bilmezsiniz. Yozgat'ın altınını, incisini aldılar. Topranı(Toprağını) talan edip, elani (eleğini)kepane (kepeği'ne) gaddılar (kattılar) Sona da(sonra) yalı (yağlı)urganlar da yiğitlerini sallandırdılar. Bu da yetmedi. "Cezalı" yaftasını yapıştırdılar. Sonada (sonrada) Atatürk'e, "Yozgat'a ceza verdi" diye iftira attılar. O hırsızlar var ya onlar; Yonan, Mosgof (Yunan,Bulgar) çetesine garıştılar... O zamanlar el kadar çocudum. Bi zaman sona Paşa, şu garşıda (karşı)gorünen gona'a (konağa) (Sakarya İlkokulu) gelip galdı ( kaldı). Ganılar (kağnı) goşup garşılamaya gettik. Pehlivanlar güleş (güreş)tuttu. Davullarla, zurnalarla haley (halay) çekilip toz duman savruldu. O karşı ki gonag da (Konak da) Madımak pişirip ikramda bulundug. Paşam, madımağı yemiş. Bek de baanmiş.(Pek de beğenmiş) "Bozok Yaylasının insanının yiğit olma sebebini anladım" demiş. Yozgatlıyı bole oyen (böyle öven)Ata, O cezayı Yozgat'a, Yozgat'lıya verirmi? Vermedi...! Eyi belledin mi?

Elini savurup karşı şehri gösterir.

-Aha bu Yozgat'ın toprana (toprağına) bir el atsalar, bir gabartsalar (kabartsalar). Neler çıgacak (çıkacak)neler... Emmeee,(Ama) her geçen çığnadı (çiğnedi). Her geçen, bestilini çıgarttı. Gaylen (artık)Otunu, çöpünü çıgmaz ettiler. Böle sölüye, sölüye (söyleye); Cezalı diye, diye ahalisi (insanları) devlet gapısından geçmez, halini arz etmez oldu.

Asker şaşırır... Dönüp; "Kocatepe'ye elinde sigarasıyla düşünerek tırmanan", Ata'nın siluet'ine uzun uzun bakar. Atatürk'ün duruşundan huzur ve güven duygusu yansır gözlerine. Elleriyle dokunur siluet'in dayandığı kireçle boyanmış taşlara. Yozgat'ın en uzak köşesinden görünen bu heykel, Yozgat'ı gölgesi altına almış gibi, tüm heybetiyle dimdik ayakta... Halâ, çözmesi gereken yığınlarca sorunlara çareler aramaya çalışır gibi düşünceli, yine tek başına...

Asker dönüp, geçmiş zamanın tanığı Nineyle biraz daha konuşmak ister. Ne var ki; Belliki Nine, kucağındaki madımakları askerin ayakları dibine bırakmış, çoktan telleri aşmıştır. Söylediği sözlerin yüreğinde esen serinliği, tepesini yakan öğle sıcağını bastırmıştır. Evine doğru yürürken.
"Bilinmedikleri bellet,(Öğret) Bellikiii, belliki... Belli ki, Dışarı adamı (Yabancı) bizi bir şey bilmiyog sanıyo. (zannediyor) Bilmiyo ki benim adım Belliki, yaşayıp bellemiş her şeyi. Belirsiz heç bişey gonuşur mu (konuşur mu) Belli ki? Ceza alanlar gacıp getti.(kaçıp gitti) Ceza lafı Yozgat'ıma bela galdı.

Diye; kendi kendine konuşarak, kapısını açıp, eteğinde kalan madımak kırıntılarını eliyle çırparak evine girer.

Ertesi gün talim saatinde komutan askerlere madımak türküsü söyletecek mi diye talimi takip eder. Fakat "o türküyü duyamadım emme" (ama)... Der, daha bir heyecanlanarak...

-Her bahar olduğu gibi. Esgerler (askerler); iki gün "Yozgat Alayı"nın atlarına ot biçtiler. Yozgat'ın asker gışlası temizlendi. O sabah, avlu süpürmek üçün(için) gapıyı (kapıyı) açtığımda; Torbalar dolusu madımag gapının önüne bırahılmış... Gomutan; onca otun arasından, asgerlere madımahları seçtirmiş. Belli ki, askerlere böyle ceza vermiş...

Gomşular (komşular) toplanıp, tandırları (Ocak) yagtıg. Üstüne sacları attıg. Saçgıları (kırıntı yakacak) saçıp, taze yufkalar yaptıg. Madımakları temizleyip, gümbür gümbür satırlarla gıydıg... goca goca gazanlarda pişirip; çolug çocug (çoluk-çocuk) mis goğulu (kokulu) dürümler sardıg. Sırgıta, sırgıta (Sırkıta) Ata'mın canı için, kışlanın yasag madımahlarını afiyetle yedig.(yedik) Gışlanın madımahlarından, gışlık (kışlık) madımahları mızı bile guruttuh.(kurttuk) O gomutan Yozgat dan gidesiye gader, mettup (mektup) yazıp, her bahar torbalar dolusu madımah gönderdi.

O günün heyecana bürünen Belliki Nine, yasağı aşmış, meramını anlatmış olmanın gururuyla; Yozgat Kışlasında dim dik duran Atatürk siluetini aynı eda ile gösterip.

-Aha bu Ata'nın sayesinde bu günlere geldik. Memleketime golgesi yetiyo (gölgesi yetiyor)...

Der, eklerdi.

-Demek ki, Devleti yönetene; Milletin derdini, Memleketin kıymetini, işin gerçaani (gerçeğini) anatmak, anatmasını (anlatmak, anlatmasını) bilmek gerekiyor...

Sözü bitince ayağa kalkar..

-Haydi bana müsaade. Bu günlük bu kadar.

Der...
Kendi sözü üstüne, ne söylenir, ne cevap verilir hiç dinlemez. Sadece sürekli söylediği o sözle "Belliki, belliki" diyerek, avlu kapısında kaybolmasına alışılmıştı. Fakat o gün, aynı mahallede oturan Şekerin Meelde (şekerin Mevlüde) lakabıyla anılan komşu, engelleyerek kapıdan çıkmasını engeller. Biraz şakayla karışık, biraz sırnaşık...

-Dur bakalım Belliki Hanım. Bugün kaçıp gitmek yok. Kışlanın madımaklarını anlatıyorsun ballandıra ballandıra. Yemişsiniz mahalle halkıyla madımakları dallandıra dallandıra. Söz geçirmişsin, Yozgat kışlasının koca alayına. Fakat, ne yazıyordu; Saklıyor, söylemiyorsun, o mektup da?

İri-yarı bedeniyle kapıyı kapatan komşusundan bu sefer kurtulamayacağını anlayan Nine;

-Çekil gapıdan Meelde. Belli ki söylenmez. Söylersem, hayrın hayrı galmaz.(kalmaz)
-Hayır, yıllarca beklemez. Yerini bulmuştur. Ne yazıyordu mektupta?
-Eh... Söleyim bali.(söyleyeyim artık)

"Atatürk'ün canı için...
Vatanı bekleyen askerlerden, askerini koruyan, Atasını seven mahalle sakinlerine hediyedir. Bu alayda kaldığım sürece, madımaklar aynı niyetle, her yıl gönderilecektir"



02.12.2017

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
BİR AVUÇ KAR TOPU
Yorumunuz Çok TŞKLER.Çok güzel anlatmışsın.Saygılar slmç
Abdurrahman Güçlü -- 12.11.2018 13:41
KURBAN EDİLEN BAYRAMLAR
Keşke tüm özledikleriniz, sizin ve tüm sizin gibi sıla hasreti çekenlerin gelmesiyle birlikte yeniden yeşerip, yeniden yaşanabilse!
O zaman burada da bayram olur mu ki acep?
Tanımadıklarınızla beraber sadece ibadeti yaşamak da aslında çok şey!
Ama ya tanıdıklarınıza rağmen bırakın bayram etmeyi; ibadeti bile yaşayamamanın iç ezikliğine ne dersiniz?
Ne şehir; bir vesile ile koyup gittiğiniz şehir, ne bayramlar; gidenlerin ağzında kalan bayram tadına bir ilave yaptı.
Yazınız???
Okurken her cümlesinde birkaç kez yutkunduruyor!
...ve keşke dedirtecek içtenliği taşımakta!
Bayramınız kutlu olsun!
Yasin Ali ER -- 20.08.2018 23:37
GÖZYAŞLARI
Yusuf'u Züleyha'ya döndüren, İbrahim'in ateşini güle çeviren, Hacer'in ayağı altına zemzem olup serilen, Meryem'in gözünden kundaktaki bebeğin yüzüne düşüp, İsa'yı dile getiren. Eyyup peygamberi dertlerinden dermana erdiren, Muhammed Mustafa (s.a.v)mi, en yüksek makama yükselten, kutsal kitapların ayetlerini süsleyen; inci, mercan taneleri ve hepimizde mevcut olan en değerli hazine... Ne güzel bir süstür, inci inci yaşlardan, kar tanesi kadar aklanmış paklanmış bir ruha, Allah için ağlayıp damla damla şebnemler ile süslenip huzurunda durmak.

Kadriye Hanımefendi; Ne güzel anlatmışsınız gözyaşlarının değerini. İnsan kendinde olan hazineyi keşfetmiş ise kendini keşfetmiş demektir. Hayatta, yaşamanın tek gayesi de insanın kendi kendine erişmesi, kendini keşfetmesidir. Her insan ruhunu temizlemenin yollarını bilse dünyada kötüler, kötülükler kalmazdı.Kaleminiz var olsun.
Züleyha Saydam -- 19.07.2018 21:24
LEYLALARIN SESİ
Duygularımıza tercüman olmuşsun Ablam.
Çok güzel anlatmışsın.
Keşke ölümü çocukların ulaşamayacağı bir yere koyabilsek. Öşümün reçetesi olsada...😡😠
Ali GÖLCÜK -- 04.07.2018 00:45
YOZGAT BASIN MÜZESİ PROJESİ
Sayın Çapanoğlu Beyefendi; sayfama teşrif ederek, zahmet edip yazmış olduğunuz değerli yorumunuz için teşekkür ederim.

Denizli’de araştırma yapmak için kamp kuran bir grup üniversite öğrencisi, kamp yakınına tüneyen bir Denizli Horozunun sabahın erken saatlerinde yüksek sesle ötmesinden bir hayli rahatsız olmuşlar.

Sabahın köründe ortaya çıkan horoz, önce dikleniyor, sonra dakikalarca ötüyormuş… Tabi ki bu sebepten dolayı ekipte ne uyku ne de huzur kalmamış. Sonunda gençlerin sabırları tükenmiş…

Horozu susturmak için başlamışlar kovalamaya. Horoz önde.. Gençler horozun peşinde…

Derken mahalle arasına dalmışlar… Bu kovalamacayı gören, fakat bir anlam veremeyen yaşlı dede, seslenmiş:

– “Hey, evlatlar!.. Bu zavallı horozu niye böyle ürkütüyorsunuz?” demiş.

Gençler:

– “Dede, bu horoz sabahın köründe ötmeye başlıyor, tüm kampı ayağa kaldırıyor. O yüzden bunun başını keseceğiz!” demişler.

Dede:

– Yazıktır evladım yapmayın!.. Bırakın, ben onun sesini keserim, bir daha da sizi rahatsız etmez.” demiş.

Gençler bunun uzerine kovalamayi bırakmışlar.

Ertesi gün sabah, hafif ‘gak – guk’ sesleri dışında horozdan kayda değer hiç bir ses çıkmadığını görünce de, şaşırıp dedeye sormuşlar:

– “Yahu dede, ne yaptın da bu horozun sesini kestin?..” İhtiyar gülmüş ve:

-“Ayağının altına yağ sürdüm. Horoz kabararak ötmeye yeltendiğinde, ayaklarının altı yağlandığından gerisinden güç alamıyor ki kuvvet alıp ötebilsin… Bu yüzden böyle gak guk etmeye başladı.” demiş.

Yaslanacağın arkan sağlamsa, istediğin kadar kabarır, diklenir, sözünü dinletirsin. Arkan bir kaymaya başlamayı görsün, ancak o zaman ‘gak-guk’ etmeye başlarsın…Demiş.

Ülkenin durumuna gelince;
Efendimiz S.A.V şöyle söylemiştir. "Siz nasılsanız o şekilde yönetilirsiniz". Bizim insanımız halinden memnun ki her seferinde kazanan kazanıyor. Kazananın arkasına çok fazla dayanıldığı zaman diklenme elbette olacak. Keşke bunun bilincinde olup; birlik beraberlik, anlayış içinde... Ayrımcılık, kayırımcılık yapmadan, bölüp parçalamadan... Vatan, millet, bayrak adına her kesim desteklenmiş güçlendirilmiş olsa. (solcusu , sağcısı) Zamanında baş örtüsüne bu kadar karşı çıkılmasaydı, başını örtenin hakları gözetlense idi, el kadar bez parçası bu kadar pirim yapmazdı. Yanlışlar, yanlışları doğurdu. Şimdi insanlar, inancını, geleneğini, göreneğini yaşayacak yaşatacak olsa, şu partili, bu partili yaftasıyla yaftalanıyor. sanki, inancın-imanın sahibi partiler...

Diğer taraftan; diğer tarafın destekçileri, (sol kesim) insanların inancıyla alay edip, din önderlerini kötüleyip küçümsedikleri sürece, bu ülkede kaybeden, diğer tarafı güçlendiren olacaklar. Hem kaybediyorlar, hem kaybettiriyorlar. Kendi kendilerine ve topluma zarar verdiklerini fark edemiyorlar.

Gelelim Yozgat meselesine. Yozgat meselesi uzun mesele. Yozgat'ın asıl kurucuları öyle yada böyle, yanlış anlaşıldı veya anlatıldığı için kurtuluş mücadelesi döneminde büyük bir şanssızlık yaşadı, yaralandı. Toparlanamadı dağıldı. Çapanoğulları'ndan sonra, Yozgat'ta kalıp yerleşenler, beleş toprak, arsa sahibi olanlar, şehir boş kalmasın diye, şehre beleşçileri çekenler ve beleşçiler... Köylüsünü benimsemedi. Hep tepeden bakıp sömürdüler. Ne Yozgat'ı sahiplendiler, ne de sahiplenilsin istediler. Atatürk, Yozgat'a ceza verdi deyip, bir duvar ördürtmediler. Köyden şehre göç edeni canından bezdirdiler. O şehirdeki psikolojik baskı nedeniyle, göç kervanı yola koyuldu. Önce, köylüler ile oturmam diyen şehirliler göçtü. Sonra, tek başına kalkınamayan garip köylüler... Şimdi, kimse bu kervanı döndüremiyor. Bir birine sahip çıkmayan toplumlarda yöneticiler "ben bilirim" havasında da olurlar, ego şişirme çabasına da kapılırlar. Bu tür sosyal olgular içinde, ne şehirler gelişir, ne de memleket kalkınır. Bu gün, bir şeylerden şikayet ediyor isek, bunun asıl müsebbibi bizleriz, sizlersiniz. Yani aydın kesim ve cahil kesim.. Uç noktalardaki kutuplaşmalar ve itici fikir ayrılıkları, orta alanı kimin doldurduğunu fark ettirmiyor. Ülkeyi yönetenler baş örtüsüyle uğraşırken bir birini yedi. Ülkenin paralarını da Amerika yedi. O paralar tekrar bize silah olarak PKK nın, PYD nin, İşit in elinde döndü. Nitekim, 15 Temmuz olayları... İnsanlar inancımı yaşayım diye, sahtekarların kucağına düşüyor, dış mihrakların oyununa geliyor. Allah, bu ülkeye zeval vermesin. Düşmanların eline fırsat düşürmesin. Siyasiler gelip geçici. Baki olan; devlet, Millet, bayrak. Bu olguların önemini kavrayıp; bir birimize daha saygılı olup, daha anlayışlı, daha kapsamlı, düşünmeliyiz. Önemli olan, yukarıda anlattığım hikaye gibi bilinçli, bilgili; horozun özelliğini tanıyıp, başını kesmeden huzura, refaha kavuşturacak, herkese yaşam alanı tanıyacak yöneticiyi yetiştirmek, yada böylesini fark ederek seçe bilmek.

İnce giyerim ince diyerek bu milletin gözüne kimse giremez. Kaşım gözüm Atatürk'e benziyor diye, kimse Atatürk ile boy ölçüşemez. Neresi benziyor? Onuda bilmiyorum.! O, bir lider. O, bir milli lider. O, bir dünya lideri. Yedi düvele dur diyen LİDER.

Saygılar, hürmetler. Eşiniz hanımefendiye selamlar. Hayırlı, huzurlu bayramlar.
Adınız ve Soyadınız -- 17.06.2018 01:13
YOZGAT BASIN MÜZESİ PROJESİ
Değerli Kadriye Hanımefendi, sadece Yozgat’ta değil tüm ülkemizde her konudaki yozlaşmayı ve bunun neticesi görgüsüzce bencilleşmeyi pek güzel tarif etmişsiniz. Bu bencilleşme daha ileri safhalarda kibirlenmeyle etrafına zarar vermeye başlıyor. Bunun çok örneklerini yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. Umarım, bu şehri yönetenler yazınızda yaptığınız uyarılara duyarsız kalmazlar. Tarihte bir ailenin kurduğu bu güzel şehrin geçmişine sahip çıkarlar. Saygı ve selamlar.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 13.06.2018 23:29
BİR ZAMANLAR, O ŞEHİRDEKİ RAMAZANLAR
Yorumunuzah Kadriye ablam ah ne guzeldi o gunlet bakkal memetin orda rahmetli hanife ablalarin tandirda ne gunlerdi simdi nerde yuregine saglik cok kkk guzel anlatmissin
Adınız ve Soyadınız -- 30.05.2018 23:26
BİR ZAMANLAR, O ŞEHİRDEKİ RAMAZANLAR
Ablammm
Harika bir anlatım, neredeyse resmini çizmissin o günlerin.
Gözümde canlandı bir bir o günler o anılar.
Bambaşkaydı o zaman ki ramazanlar. Kellecinin fırından uzunca pideler yapılırdı. O pidelerin kokusu hala burnumuzda tüter.
Tebrik ediyorum.
Yeni yazı dizilerini bekliyorum.
Kalemine yüreğine sağlık...
Ali Gölcük -- 30.05.2018 18:42
YOZGAT LİSESİ (1978/1981) SAÇ SÜSLEME ve FELSEFE DERSİ (BÖLÜM: 10)
çok çok tşkler
-- 15.05.2018 18:29
SILADA KAYBOLAN ÇOCUKLUĞUM
Kadriye Hanım, "Sılada Kaybolan Çocukluğum" yazınızı okuyunca çok hoşuma gitti yorum bıraktım. Biraz sitem etmek istemiştim. "BELKİDE HİÇ HATIRLAMADIĞINIZ HOCANIZ" diyerek. Halk Eğitim Merkezinde kur hocanızdım. Hemen hemen aynı yaşlardaydık. Çok iyi bir arkadaş ve faal bir kursiyerdiniz. Hala resimlerimize bakıp sizleri hatırlarım. O zamanın insanları bu şehirde kalmayınca şehrin siması bile değişti.

Selam ve sevgilerimle...
GÜLEN -- 06.05.2018 22:39
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
1
 
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00