BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 17.11.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
200
Dün
:
4633
Toplam
:
14856227
YANKI Kadriye ŞAHİN
LEYLALARIN SESİ
kadriyesahin64@gmail.com

Bazı zamanlar vardır unutulmaz. Bu zamanların içinde dostluklar, dostlukların içinde dostu dost kılan değerler, paylaşımlar, aktarımlar saklıdır. Belkide bu yüzden değerlidir ve unutulmazlığı bundandır. Ya da, gelecekten bir ses, bir söz taşır da kimse bilmez değeri neyin değerlendirdiğini.

Bazı sözler gibi, bazı mısralar gibi, bazı kişilerde yer eder benliğimizde. Aslında pek çok şeyin nedensiz ve niçinsiz yerleştiğini sanırız bilinç altına. Oysa, her şeyin bir sebebi vardır.

1984 yılında ilk memuriyet hayatıma başladığımda, Ankara Kızılay, Karanfil sokaktaki 8. tescil adı altında çalıştığımız büroda beraber çalıştığım iş arkadaşlarım gelir, zaman zaman aklıma. Bir kısmıyla görüşüyor ve o günlerin hatıralarını paylaşıyor olmanın mutluluğunu hep yaşarım.

Sekiz kız arkadaş, sekiz bedende bir ruh gibiydik. Aynı anda sabah kapıda buluşur. Aynı anda asansöre biner. Aynı anda mesai saati bitiminde birlikte asansörle iner. Aynı kapının önünden farklı semtlere dağılırdık.

O zamanlar vatandaşsız ortamda çalıştığımız için, çalışma saati içinde de olsa, işin stresine kapılıp, yorulduğumuzda zaman zaman şarkı söyler, şiirler okur, kültürel sohbetler de yapardık. Sonra, günün işini tamamlamak için, bir birimize yardım eder, bir an önce işimizi bitirip, bu tür muhabbetlere zaman ayırmaya çalışırdık.

O zamanlardan aklımda kalan, arkadaşımız Emine'nin ince ve tiz sesiyle sanat müziği söyleyerek yorgunluğumuzu dağıtan billur sesi halen kulaklarımdadır. Diğer arkadaşım Erzurumlu Mahbup'un anlattığı esprili köy hikayelerine kahkahalarla gülüşümüz...

Kızılay'ın sokaklarına kar yağmaya başladığında. Bazen pencereye toplanıp yağan kar tanelerini seyrederdik. Zemine düşer düşmez eriyeceği, arabaların altında kaybolacağı için o kar tanelerini yere düşmeden görmek için pencereyi açıp yere düşüşünü izlerken, arkadaşımız Sıdıka, hep aynı şiiri okurdu. Çocuk sesi, çocuksu sözcükler ile okuduğu o şiiri kendine has yorumuyla dinlerken, hem hüzünlenir hem de adeta farklı bir aleme yolculuk yapardık.

Ne zaman, birimizi üzgün görse, hep aynı şiiri okuyup, bizi bizden uzaklaştırmayı becerirdi. O şiiri çocuk taklit'i yaparak, çok güzel yorumlamasından dolayı, sürekli kendisine okuttuğumuz için ezberimde kaldığının farkında bile değildim. Şu anda, Konya Ermenek Nüfus Müdürü olan arkadaşım ile geçenlerde telefonda sohbet ederken, bu şiir aklıma geldi. Şairi kimdi? Dedim." Hatırlamıyorum. Bende nereden okudum, ezberledim bilmiyorum? Ama siz sevdiğiniz için hep okurdum" dedi.

Son günlerde, hani kaybolduğu düşünülerek günlerce aranıp, sonra komşusu tarafından direğin dibine gömülen Leyla'nın ölüm haberi ve o çocuğun öldürülme nedenini okuyunca içim kan ağlayarak, o kötülüğü, masum bir yavruya yapan mahluk adına insan adı taşımasından tiksinti duyarak... O masum yavrunun fotoğrafını görüp;

Yem yeşil, orman yeşili, ışıl ışıl, ışık dolu o gözlerine, melek yüzüne bakıp, yüreğim yanarken... Sıdıka'nın o çocuksu sesi, çocuksu sözcükler, yılların ötesinden adeta kulaklarımda yankılandı. Sanki o zamanlar, Leyla'nın sesi Sıdıka'nın dudaklarından söz olup dökülüyormuş gibiydi okuduğu mısralar... Ve Leyla'lar seslenmişti zaten zamanın gerisinden o zamanlar... Yere düşen kar taneleri gibi eriyorlar. Engellenemeyen kötülüklerin içinde kar tanesi kadar temiz çocuklar...

Rahat uyuyabilirim anneciğim,
İnsanlar artık yok yanımda.
Kolların bıraktı mı beni?
Kara toprak etrafımda.

Bir de böcekler var ki,
Geldiğimden beri beni eylediler.
Ne oldum... Bilmiyordum,
Öldüğümü söylediler.

Bu muydu ölüm anneciğim?
Sen ki hala yanımdasın,
Korkmuyorum gecelerden,
Biliyorum uyanıksın.

Şimdilik işler yolunda,
Ölüm de başka şeymiş.
Postayı sordum söylediler,
Gönülden gönüleymiş.

Bunun için yazamıyorum.
Kusuruma bakmayınız.
Belki bir daha gönderemem...
Bu mektubumu saklayınız.

Ara sıra anarsanız,
Selamınız beni bulur.
Telaşınız çoğalmıştır,
Ölenler unutulur.

Yeniden dünyayı düşünüyorum,
Darıldım gelmeyeceğim.
Eğer yanılır da gelirsem,
Böyle ölmeyeceğim.

İyi değilim birkaç gündür,
Izdırap çekmekteyim.
Küçük kazdırmışsınız mezarımı,
Bense büyümekteyim.

Oyuncaklarım için de kızmıştım,
Lüzum yokmuş meğerse,
Öylesine değiştim ki, öylesine
Belki tanıyamazdı,
Ahhh annem bir görse.

Toprak attılar üstüme
Beyaz elbisem kirlendi,
Oldu artık olan,
Öldüğüm de söylendi...

Unutulmaktan korkmuyorum,
Ara sıra mezarıma uğrasınlar,
Karanlıklar içindeyim,
Bir fatiha, bir dua göndersinler

Ölüm günümü hatırlayıp,
Sevdiklerim ağlamasınlar.
Ölmüşüm ölmüşüm ben ama,
Tüm çocuklar mutlu kalsınlar.

Ben acılar çektim anneciğim,
O alemdekiler ders alsınlar.
Ahımızı alanlarsa...
Cehennem ateşlerinde yansınlar.

Kadriye ŞAHİN

03.07.2018

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
BİR AVUÇ KAR TOPU
Yorumunuz Çok TŞKLER.Çok güzel anlatmışsın.Saygılar slmç
Abdurrahman Güçlü -- 12.11.2018 13:41
KURBAN EDİLEN BAYRAMLAR
Keşke tüm özledikleriniz, sizin ve tüm sizin gibi sıla hasreti çekenlerin gelmesiyle birlikte yeniden yeşerip, yeniden yaşanabilse!
O zaman burada da bayram olur mu ki acep?
Tanımadıklarınızla beraber sadece ibadeti yaşamak da aslında çok şey!
Ama ya tanıdıklarınıza rağmen bırakın bayram etmeyi; ibadeti bile yaşayamamanın iç ezikliğine ne dersiniz?
Ne şehir; bir vesile ile koyup gittiğiniz şehir, ne bayramlar; gidenlerin ağzında kalan bayram tadına bir ilave yaptı.
Yazınız???
Okurken her cümlesinde birkaç kez yutkunduruyor!
...ve keşke dedirtecek içtenliği taşımakta!
Bayramınız kutlu olsun!
Yasin Ali ER -- 20.08.2018 23:37
GÖZYAŞLARI
Yusuf'u Züleyha'ya döndüren, İbrahim'in ateşini güle çeviren, Hacer'in ayağı altına zemzem olup serilen, Meryem'in gözünden kundaktaki bebeğin yüzüne düşüp, İsa'yı dile getiren. Eyyup peygamberi dertlerinden dermana erdiren, Muhammed Mustafa (s.a.v)mi, en yüksek makama yükselten, kutsal kitapların ayetlerini süsleyen; inci, mercan taneleri ve hepimizde mevcut olan en değerli hazine... Ne güzel bir süstür, inci inci yaşlardan, kar tanesi kadar aklanmış paklanmış bir ruha, Allah için ağlayıp damla damla şebnemler ile süslenip huzurunda durmak.

Kadriye Hanımefendi; Ne güzel anlatmışsınız gözyaşlarının değerini. İnsan kendinde olan hazineyi keşfetmiş ise kendini keşfetmiş demektir. Hayatta, yaşamanın tek gayesi de insanın kendi kendine erişmesi, kendini keşfetmesidir. Her insan ruhunu temizlemenin yollarını bilse dünyada kötüler, kötülükler kalmazdı.Kaleminiz var olsun.
Züleyha Saydam -- 19.07.2018 21:24
LEYLALARIN SESİ
Duygularımıza tercüman olmuşsun Ablam.
Çok güzel anlatmışsın.
Keşke ölümü çocukların ulaşamayacağı bir yere koyabilsek. Öşümün reçetesi olsada...😡😠
Ali GÖLCÜK -- 04.07.2018 00:45
YOZGAT BASIN MÜZESİ PROJESİ
Sayın Çapanoğlu Beyefendi; sayfama teşrif ederek, zahmet edip yazmış olduğunuz değerli yorumunuz için teşekkür ederim.

Denizli’de araştırma yapmak için kamp kuran bir grup üniversite öğrencisi, kamp yakınına tüneyen bir Denizli Horozunun sabahın erken saatlerinde yüksek sesle ötmesinden bir hayli rahatsız olmuşlar.

Sabahın köründe ortaya çıkan horoz, önce dikleniyor, sonra dakikalarca ötüyormuş… Tabi ki bu sebepten dolayı ekipte ne uyku ne de huzur kalmamış. Sonunda gençlerin sabırları tükenmiş…

Horozu susturmak için başlamışlar kovalamaya. Horoz önde.. Gençler horozun peşinde…

Derken mahalle arasına dalmışlar… Bu kovalamacayı gören, fakat bir anlam veremeyen yaşlı dede, seslenmiş:

– “Hey, evlatlar!.. Bu zavallı horozu niye böyle ürkütüyorsunuz?” demiş.

Gençler:

– “Dede, bu horoz sabahın köründe ötmeye başlıyor, tüm kampı ayağa kaldırıyor. O yüzden bunun başını keseceğiz!” demişler.

Dede:

– Yazıktır evladım yapmayın!.. Bırakın, ben onun sesini keserim, bir daha da sizi rahatsız etmez.” demiş.

Gençler bunun uzerine kovalamayi bırakmışlar.

Ertesi gün sabah, hafif ‘gak – guk’ sesleri dışında horozdan kayda değer hiç bir ses çıkmadığını görünce de, şaşırıp dedeye sormuşlar:

– “Yahu dede, ne yaptın da bu horozun sesini kestin?..” İhtiyar gülmüş ve:

-“Ayağının altına yağ sürdüm. Horoz kabararak ötmeye yeltendiğinde, ayaklarının altı yağlandığından gerisinden güç alamıyor ki kuvvet alıp ötebilsin… Bu yüzden böyle gak guk etmeye başladı.” demiş.

Yaslanacağın arkan sağlamsa, istediğin kadar kabarır, diklenir, sözünü dinletirsin. Arkan bir kaymaya başlamayı görsün, ancak o zaman ‘gak-guk’ etmeye başlarsın…Demiş.

Ülkenin durumuna gelince;
Efendimiz S.A.V şöyle söylemiştir. "Siz nasılsanız o şekilde yönetilirsiniz". Bizim insanımız halinden memnun ki her seferinde kazanan kazanıyor. Kazananın arkasına çok fazla dayanıldığı zaman diklenme elbette olacak. Keşke bunun bilincinde olup; birlik beraberlik, anlayış içinde... Ayrımcılık, kayırımcılık yapmadan, bölüp parçalamadan... Vatan, millet, bayrak adına her kesim desteklenmiş güçlendirilmiş olsa. (solcusu , sağcısı) Zamanında baş örtüsüne bu kadar karşı çıkılmasaydı, başını örtenin hakları gözetlense idi, el kadar bez parçası bu kadar pirim yapmazdı. Yanlışlar, yanlışları doğurdu. Şimdi insanlar, inancını, geleneğini, göreneğini yaşayacak yaşatacak olsa, şu partili, bu partili yaftasıyla yaftalanıyor. sanki, inancın-imanın sahibi partiler...

Diğer taraftan; diğer tarafın destekçileri, (sol kesim) insanların inancıyla alay edip, din önderlerini kötüleyip küçümsedikleri sürece, bu ülkede kaybeden, diğer tarafı güçlendiren olacaklar. Hem kaybediyorlar, hem kaybettiriyorlar. Kendi kendilerine ve topluma zarar verdiklerini fark edemiyorlar.

Gelelim Yozgat meselesine. Yozgat meselesi uzun mesele. Yozgat'ın asıl kurucuları öyle yada böyle, yanlış anlaşıldı veya anlatıldığı için kurtuluş mücadelesi döneminde büyük bir şanssızlık yaşadı, yaralandı. Toparlanamadı dağıldı. Çapanoğulları'ndan sonra, Yozgat'ta kalıp yerleşenler, beleş toprak, arsa sahibi olanlar, şehir boş kalmasın diye, şehre beleşçileri çekenler ve beleşçiler... Köylüsünü benimsemedi. Hep tepeden bakıp sömürdüler. Ne Yozgat'ı sahiplendiler, ne de sahiplenilsin istediler. Atatürk, Yozgat'a ceza verdi deyip, bir duvar ördürtmediler. Köyden şehre göç edeni canından bezdirdiler. O şehirdeki psikolojik baskı nedeniyle, göç kervanı yola koyuldu. Önce, köylüler ile oturmam diyen şehirliler göçtü. Sonra, tek başına kalkınamayan garip köylüler... Şimdi, kimse bu kervanı döndüremiyor. Bir birine sahip çıkmayan toplumlarda yöneticiler "ben bilirim" havasında da olurlar, ego şişirme çabasına da kapılırlar. Bu tür sosyal olgular içinde, ne şehirler gelişir, ne de memleket kalkınır. Bu gün, bir şeylerden şikayet ediyor isek, bunun asıl müsebbibi bizleriz, sizlersiniz. Yani aydın kesim ve cahil kesim.. Uç noktalardaki kutuplaşmalar ve itici fikir ayrılıkları, orta alanı kimin doldurduğunu fark ettirmiyor. Ülkeyi yönetenler baş örtüsüyle uğraşırken bir birini yedi. Ülkenin paralarını da Amerika yedi. O paralar tekrar bize silah olarak PKK nın, PYD nin, İşit in elinde döndü. Nitekim, 15 Temmuz olayları... İnsanlar inancımı yaşayım diye, sahtekarların kucağına düşüyor, dış mihrakların oyununa geliyor. Allah, bu ülkeye zeval vermesin. Düşmanların eline fırsat düşürmesin. Siyasiler gelip geçici. Baki olan; devlet, Millet, bayrak. Bu olguların önemini kavrayıp; bir birimize daha saygılı olup, daha anlayışlı, daha kapsamlı, düşünmeliyiz. Önemli olan, yukarıda anlattığım hikaye gibi bilinçli, bilgili; horozun özelliğini tanıyıp, başını kesmeden huzura, refaha kavuşturacak, herkese yaşam alanı tanıyacak yöneticiyi yetiştirmek, yada böylesini fark ederek seçe bilmek.

İnce giyerim ince diyerek bu milletin gözüne kimse giremez. Kaşım gözüm Atatürk'e benziyor diye, kimse Atatürk ile boy ölçüşemez. Neresi benziyor? Onuda bilmiyorum.! O, bir lider. O, bir milli lider. O, bir dünya lideri. Yedi düvele dur diyen LİDER.

Saygılar, hürmetler. Eşiniz hanımefendiye selamlar. Hayırlı, huzurlu bayramlar.
Adınız ve Soyadınız -- 17.06.2018 01:13
YOZGAT BASIN MÜZESİ PROJESİ
Değerli Kadriye Hanımefendi, sadece Yozgat’ta değil tüm ülkemizde her konudaki yozlaşmayı ve bunun neticesi görgüsüzce bencilleşmeyi pek güzel tarif etmişsiniz. Bu bencilleşme daha ileri safhalarda kibirlenmeyle etrafına zarar vermeye başlıyor. Bunun çok örneklerini yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. Umarım, bu şehri yönetenler yazınızda yaptığınız uyarılara duyarsız kalmazlar. Tarihte bir ailenin kurduğu bu güzel şehrin geçmişine sahip çıkarlar. Saygı ve selamlar.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 13.06.2018 23:29
BİR ZAMANLAR, O ŞEHİRDEKİ RAMAZANLAR
Yorumunuzah Kadriye ablam ah ne guzeldi o gunlet bakkal memetin orda rahmetli hanife ablalarin tandirda ne gunlerdi simdi nerde yuregine saglik cok kkk guzel anlatmissin
Adınız ve Soyadınız -- 30.05.2018 23:26
BİR ZAMANLAR, O ŞEHİRDEKİ RAMAZANLAR
Ablammm
Harika bir anlatım, neredeyse resmini çizmissin o günlerin.
Gözümde canlandı bir bir o günler o anılar.
Bambaşkaydı o zaman ki ramazanlar. Kellecinin fırından uzunca pideler yapılırdı. O pidelerin kokusu hala burnumuzda tüter.
Tebrik ediyorum.
Yeni yazı dizilerini bekliyorum.
Kalemine yüreğine sağlık...
Ali Gölcük -- 30.05.2018 18:42
YOZGAT LİSESİ (1978/1981) SAÇ SÜSLEME ve FELSEFE DERSİ (BÖLÜM: 10)
çok çok tşkler
-- 15.05.2018 18:29
SILADA KAYBOLAN ÇOCUKLUĞUM
Kadriye Hanım, "Sılada Kaybolan Çocukluğum" yazınızı okuyunca çok hoşuma gitti yorum bıraktım. Biraz sitem etmek istemiştim. "BELKİDE HİÇ HATIRLAMADIĞINIZ HOCANIZ" diyerek. Halk Eğitim Merkezinde kur hocanızdım. Hemen hemen aynı yaşlardaydık. Çok iyi bir arkadaş ve faal bir kursiyerdiniz. Hala resimlerimize bakıp sizleri hatırlarım. O zamanın insanları bu şehirde kalmayınca şehrin siması bile değişti.

Selam ve sevgilerimle...
GÜLEN -- 06.05.2018 22:39
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
1
 
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00