Fevzi ÖZTÜRK // BABA OCAĞINDA BAYRAM
Her bayram köyüme gittiğimde, kıraçlaşmış topraklara bakarken, yıkılmış, terk edilmiş, ıssız köylerin hüznü kaplar içimi. Kaderiyle baş başa bırakılmış, dalında olgunlaşmış, şekerlenmiş meyveler gibi, her an toprağa düşecek, yaşlanmış, bir zamanlar tuttuğunu koparan (Çolağın) Bahriler gibi, elleri nasırlı analar ve babalar gibi sefil yazgılarına küsmüşleri gördükçe içim sızlar. Geçmişte hali vakti yerinde olan “ağam, beyim” diye çağrılan aile reislerinin evleri ya kilitlidir ya harabedir. “Bir köy var uzakta, gitmesek de, gelmesek de o köy bizim köyümüzdür” anlayışı ile, sık sık köyüme yolculuk yaparım. Amacım 150 yıllık kerpiçle yapılı baba ocağını, bu can bu bedende var oldukça ayakta tutmak, doğaya borç kabul ederek diktiğim, alın teriyle büyüttüğüm 100 adet çam fidanını kurutmamak için, geçmişimin yaşadığı yerlerin sıcaklığına, çocukluk hatıralarımı barındıran yerlere duyulan hasrete yolculuklardır bu gidişler. Bir zamanlar dedelerin, babaların kullandığı karasabanları, düvenleri, yabaları,anadutları, kağnı tekerlerini, komşuların ahırlarında, samanlıklarında çürümeye yüz tutmuş tarım araçları ve gereçlerini gün yüzüne çıkararak bu aletleri zımparalayıp, vernikleyip evimin ve bahçemin çeşitli yerlerine asıyor, geçmişten izler taşıyan çiftçilik malzemelerini muhafaza etmek, zorluklarla bağ kurup çeşitli çilelere, üretimin böyle meşakkatli evrelerinden geçip, günümüze ulaştığını bilmeyenlere anlatmak içindir bu gidişler. Boşalmış köyler,ıssızlaşmış çoraklaşmış tarlalar gençleri köylerde tutmamış, geleceklerini kentlerin kalabalığında aramaya itmiş, şehrin varoşlarında bilinmeyen geleceğe yelken açarken, bir zamanlar üreten insanlar da tüketen olmuş. Böylelikle bağlar, bahçeler ekilmez, toprak işlenmeyip, burcu burcu kokan ekmek kokuları, mis gibi üzümleri, domatesleri, salatalık kokuları da, ithal edilen tohumlarla birlikte bozulmuş, köylü unutulmuştur. Bilinçsiz kullanılan gübreleme, ilaçlamalar, toprağın kısırlaşmasına neden olmuş, o bereketli topraklar insanların gönlü gibi çoraklaşmış, kendi kendine yeten ülke olmaktan çıkıp tarım ürünleri ithal eden ülkeler arasına girmiş, baba ocakları gidilmeyen gelinmeyen yerler olmuş, ocakların sönmesi de böyle başlamıştır. Atatürk, 1922 de “Türkiye’ nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üreticisi, köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, mutluluk ve servete hak kazanmış ve lâyık olan köylüdür. Eğer bir ülke kendi gıdasını üretemiyorsa, başka ülkelere muhtaçsa, tam bağımsız ülke haline gelmemiş demektir. Milli Ekonomi ziraattır” diyerek, tarımın ülke ekonomisindeki önemini vurgulamıştır. Başka bir konuşmasında ise “Gerçekten, yedi yüzyıldan beri dünyanın çeşitli taraflarına göndererek kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi yüzyıldan beri emeklerini ellerinden alıp savurganlık ettiğimiz ve bunun karşılığında daima küçük ve hor görerek karşılık verdiğimiz ve bunca özveri ve iyiliklerine karşı nankörlük, küstahlık, zorbalıkla uşak derecesine indirmek istediğimiz bu gerçek sahibin huzurunda tam bir utanç ve saygı ile gerçek yerimizi alalım” diyor. Mustafa Kemal, vurguladığı gibi gıda güvenliğini sağlayamazsak, karnımızı doyuramazsak, malın mülkün olsa ne yazar. Açlığa kırk gün dayanırsın, elli gün dayanırsın, sonunda bir somun ekmeğe tüm malınızı mülkünüzü verirsiniz, çünkü ölmek üzeresiniz, ölmemek için üretmek, üretmek dileğiyle. Mutlu bayramlar.