Sözlükler, ekonomik, toplumsal veya siyasal sebeplerle birey, aile, grup veya toplulukların bir yerleşim yerinden başka bir yerleşim yerine, bir ülkeden başka bir ülkeye gitmesi olarak tanımlıyor.
İnsan odaklı bu tanımdaki eksikliği, belki de “göçmen kuşlar” ifadesi ve bilenlerin diline hemen dolanı verecek olan Rıza Tevfik’in “uçun kuşlar uçun doğduğum yere” şiiri veya Barış Manço’nun “göç eden kuşlar gibi gidip gelir umutlarım/umudun ötesinde ne ola” şarkısı hatırlatacaktır. Konu bir de kültürümüzde göçmenliğin sembolü turna olursa, her şey sussa “allı turnam”, “gitme turnam” diye başlayan hüzünlü türküler, semahlar susmaz. Çocukların “leylek leylek havada” tekerlemesinin kahramanlarının gelişleri de gidişleri de efsane efsane dillerde değil midir?
Bazı yaban hayvanlarının, bazı balık ve böceklerin mevsim ve iklim şartlarına göre yaptıkları göçleri ise belgeselciler keyifli görsel ve anlatımlarıyla sıcak evlerimize getiriyor. Onların göçünü de kâh bilim gibi kâh film gibi izliyoruz.
Göç, geniş anlamıyla yer değiştirme olunca, bu mahalleden ötekine taşınmadan, evden eve nakilden, Pir Sultan Abdal’ın “şu yalan dünyanın sonu hiç imiş/akşam gelip konan sabah göç imiş” diye özetlediği bu dünyadan ebedî âleme yolculuğa yani ölüme kadar pek çok yerde karşımıza çıkıyor. Birisi için “göçtü” dense, “nereye” diye sorarız; ama “göçünü topladı” sözünün adresi bellidir.
Hicret ve muhaceret, göçün dilimize Arapçadan gelen diğer eş anlamlılarıdır. Türkçesi göçmen olan muhacir ise bu işin eskilerin ifadesiyle ism-i faili yani yapanı, edeni. Muhacir, ism-i faildir ama Dadaloğlu’nun “göç göç oldu göçler yola düzüldü” mısralarının arkasındaki hikâye gibi can telaşıyla yapılan böylesi göçlerin failleri hep başkalarıdır.
Tarih kayıtlarına geçen en büyük göç, sanırım kavimler göçüdür. Bu göçlerin daha güçlü olanın zayıf olanı yerinden yurdundan etmesi, iklim değişiklikleri, istilacı fikir ve inançlara göre "bu topraklar benim olmalı" diyenlerin saldırıları gibi pek çok sebebi vardır. Kültürler arasındaki benzerlikleri "kavim göçü", "kadın göçü" veya "kitap göçü" gibi göçlere bağlayan pek çok kültür teorisi ortaya çıkmıştır.
Bir Uygur destanına göre hilebaz Çinlinin “tatlı sözüne, güzel kızına” kanan Türk hükümdarının Kutlu Kayayı başlık parası olarak Çin'e vermesiyle başlayan uğursuzluk, yokluklara, kıtlıklara ve toplu ölümlere yol açar. Dağların, taşların, kuşların “göç göç” diye inlemesiyle Türkler, yerlerini, yurtlarını terk ederek başka ülkelere göçerler, Göktürk kitabelerinin dediği gibi “kağanlı millet iken kağansız, devletli millet iken devletsiz” olurlar.
Bir hadisinde “sabit kalmayın, göç edin” diyen Peygamberimizin ve ona inanan Mekkelilerin Medine’ye göçü, hicri takvimi başlatmış, onlara evlerini açan Medineliler ise tarihe “ensar” olarak geçmişlerdir. Nitekim Suriye’den gelenlere Türkiye “geçici sığınmacı” veya “misafir” gibi kelimelerle, bu hadiseye gönderme yaparak kucak açmıştı. Geçen zaman içinde “geçici” sürenin uzaması geleneğin “misafirlik üç gündür” sözünün hane halkı arasında daha sık söylenmesine yol açtı.
“Geçici sığınmacı” ve “misafir” kelimelerinin dışında bir de “iltica” ve ondan doğan “mülteci” kelimesi var ki bu iki kelime tanıklık ettikleri bütün acı ve hüzünleri değilse bile sorunu uluslararası hukuka taşıyor.
Üç kıt'ada büyüyen Osmanlı, aldığı yerlere kavim göçlerinden beri var olan Türklerin yanına yeni nüfus yerleştirmiş, gidenler önceleri oralarda "göçmen" olarak anılmış, sonraları altı yüz yıl kök salmış, coğrafyayı vatanlaştırmış. Akıbetleri malum, yedi düvel birlik olmuş, buradaki Türk ahaliyi Balkanlardaki komşularına milyon milyon kırdırmışlar, kalanlara ağır zulümler etmişler, göçenleri soyup soğana çevirip göndermişler. Yüzyıllar önce bıraktıkları eski yurtlarında “yeni göçmen” olmuşlar. Atalar, “üç göç bir yangının yerini tutar” demişler. Acaba onlarınki kaç yangına bedeldi?
Öte yandan savaşta, mübadelede ve sonrasındaki çatışmalarda Türkiye’den göçürülen gayri müslimler de az acı çekmemişler yollarda ve gittikleri yerlerde. Hele onların arasında Türkçeden başka dil bilmeyen ancak gayri müslim oldukları için göçürülen veya Türkçe bilmedikleri hâlde Müslüman oldukları için Anadolu’ya sürülenlerin yaşadıkları dramlar ayrı bir mevzudur.
Konu göç olunca “yârim İstanbul’u mesken mi tuttun” diye dertlenen Eğinli kadının acısı ile “Almanya acı vatan” diyeninki de aynıdır. Böylesi durumlarda göç, ihtiyacı duyulan bir lokma ekmek, özlemi duyulan daha iyi bir gelecek veya canını kurtarmak için yollara düşmektir.
Göç, her zaman toplu göçlerle veya sürgünlerle yaşanan dramın ve acının hikâyesi değildir. Bazen fırsatlar ve menfaatler onunla kol kola girerler. Mesela fakir ülkelerin iyi yetişmiş insanlarını zengin ülkeler iyi bir maaş ve iyi bir gelecek sunarak veya vaat ederek alırlar. Kısacası sizin yetiştirdiğiniz üstün zekâlı çocuklar, “beyin göçü” ile elinizden uçup gider. Nitekim İbn-i Sina, “ilim ve sanat takdir edilmediği yerden göç eder” diyerek, göçün bu yönüne asırlar önce dikkat çekmiştir.
Göç, göçebe için hayat tarzı, yayla ile kışla arasındaki göçler ise hayatlarını hayvanlarına, sürülerine bağlayanların umutları ve mutluluklarıdır. Öyle olmasa “cefa istersen ek biç, sefa istersen kon göç” atasözü söylenir miydi? Bayburtlu Zihni’nin “vardım ki yurdumdan ayak göçürmüş/yavru gitmiş ıssız kalmış otağı” diye anlattığı göç, Karacaoğlan’ın peşinden gittiği güzelin yayla göçü müydü, yoksa bir savaşın ağır tahribatının tasviri miydi?
Sanayileşme, kentleşme gibi nedenlerle boşalan köyler, kapanan kapılar, tütmeyen ocaklar hüzünlü göç hikâyeleri barındırırlar. “Asri gurbet harap etmiş köyümü/bülbül gidip baykuş konmuş gel hele/ben ağayım ben paşayım diyenler/kapıları kitlemişler gel hele” diyen türküden boşluğa yayılan kederin tarifi var mıdır? Göç her yerde ve zamanda maalesef “terziye göç demişler, iğnem başımda demiş” sözü kadar kolay olmuyor.
Göç bazen “göçük” olur, adeta yerin yedi kat altında ekmek arayan madencinin acı haberinin adı olur. Bazen depremin, selin, heyelanın, çığın yıktığı evlerin enkazıdır göçük. Eller umutları kazar, bir sesin, nefesin izinde. Kurtarıcının “sesimi duyan var mı” çığlığı ile imdat bekleyenin “sesimi duyan yok mu” iniltisi birbirine karışır göçük altında.
İyisi, güzeli olsa da göçler acı hikâyelerdir çoğu zaman. Öyle olmasa uluslararası toplum, farkındalık ve empati yaratmak için Dünya Göçmenler Günü ilan eder miydi? Keşke bütün göç nedenleri, etrafı yaşanmaz hâle getiren “köy göçüren” bitkisi kadar başa çıkılabilir cinsten olsaydı.
-------------------
(*) 18 Aralık Dünya Göçmenler Günü vesilesiyle.
13.03.2025
OKUR YORUMLARI
Yozgat'ta Günün Haberleri
YOZGAT'TA 5 GÜNLÜK HAVA DURUMU
YOZGAT İÇİN GÜNÜN NAMAZ VAKİTLERİ